Tebliğde Takvanın Önemi

Muhterem Kardeşlerim!

Günler, geceler, aylar, yıllar birbirinin ardından sürüklenerek, akıp gidiyor. Biz de sanıyoruz ki, hep aynı yerde duruyoruz. Hayır! Bu büyük bir aldanmadır. İşte sabah açıldı, şimdi öğle vakti geldi, birazdan ikindiye, akşama doğru yolculuk başlayacak… Gece olacak yatacaksın tekrar güneş üzerine doğacak… Bunlar, hep senin ahirete gittiğinin işaretidir. Bunun hakikatini anlamak istersen güneşe bak. Güneş sabah doğudan doğuyor, yükseliyor ve sonunda batıyor. Yani sürekli hareket ediyor, yürüyüp gidiyor. Ama sen biliyorsun ki, asıl yürüyen, güneş değil, dünyadır, yani sensin. İşte zamanda öyle! Senin hızla devam eden yolculuğunu gösteriyor. Fakat biz kullar bundan aciziz, gaflet içindeyiz! Allah bizi gaflet uykusundan uyandırsın! Amin!.

Değerli kardeşlerim!

Ömür sermayemiz tükeniyor. Biz sadece beş vakit namaz kılınca, sanıyoruz ki, her şey tamam oldu. Bu halimizden memnunuz. İnsanların hali, gidişatı bizi huzursuz etmiyor. Cenneti garantilemiş gibi rahatız. Fakat bir de ibadet ve taattan, câmi-cemaatten haberi olmayan, üç aylardan haberi olmayan müslüman kardeşini düşün! Onun bu hali seni huzursuz etmiyor mu?

Birkaç dakika önce Kumkapı’dan iki arkadaş gelmişti. İkisi de genç kardeşimiz. Neden gelmişler bu kardeşlerimiz? Onlardan biri içkiye kaptırmış kendisini, içki mübtelası olmuş, bir türlü kurtulamıyor. Fakat onunla gelen arkadaşı, vesile olmuş onu buraya getirmiş. Allah bir kuluna hidayet etmek isteyince birini, bir şeyi vesile kılıyor. O iki arkadaşımız da pişman oldular, bir daha dönmemek üzere tevbe ettiler ve namaza başlamak üzere Allah’a söz verdiler, tevbelerini alıp gittiler. Şimdi kim kârlı? Namaz bile kılmadığı halde bir kişinin içkiden, fuhşiyyâttan kurtulmasına sebep olan ve kendisi de tövde eden o kişi mi kârlı? Yoksa “başkalarından bana ne, ben namazımı kılarım.” diyen mi? Bakınız Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne buyuruyor: “Allah’a yemin ederim ki, senin vâsıtanla Allah’ın bir kimseye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.” buyurdu.

Yani sen namaz kılıyorsun ama meyhanedeki arkadaşını, komşunu düşünmüyorsun, sarhoş arkadaşını düşünmüyorsun? O da senin kardeşin! Alnı secdeye varmayan aile fertlerini düşünmüyorsun? Onlar senin oğlun, kızın, karın!

Yarın kıyamet gününde hepimiz grup grup ayrılacağız. Cenâb-ı Hakk cennetliği cennete, cehennemliği cehenneme ayıracak. Ananın-babanın elinden evladı alınacak, evladın gözünün önünde ana-baba cehenneme gönderilecek. O evlat, ana-babanın feryatları arasında, o ana-baba, evladının gözü önünde cehenneme atılacak. Ana feryat edecek, baba feryat edecek, keşke, keşke, diyecek. Ama bir faydası olmayacak. Burada feryad edipeceksin, burada didineceksin!

Biz bataklığa düşmüş, kötülüklere, günahlara dalmış insanları kurtarmak için yola çıktık. Bizim başka derdimiz yok! Allah’ın şu kullarını, şu Ümmet-i Muhammed’i kurtarmak için uğraşıyoruz. Çünkü kendimizi Allah’a karşı sorumlu hissediyoruz. Bakınız Cenab-ı Hakk ne buyuruyor:

 

Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız; çünkü Allah’a inanıyorsunuz…

Bizim işimiz yolunu izini kaybetmişle. Başka cemaatlere gidenlerle, namaz kılanlarla, zikredenlerle uğraşmıyoruz. Beş vakit namazını kılan zaten kılıyor, Allah’ı zikreden zaten ediyor. Sen namaza, sohbete, zikre gelmeyeni getirmek için çalışacaksın! Kötülüklere dalmış, günahlara batmış, bataklıklarda debelenen Müslüman kardeşlerini kurtarmaya çalışacaksın. Onlar için mücahede edeceksin. İşte cihad, işte mücahede budur!

Şimdi salına salına evden câmiye, câmiden eve gidiyorsun! Ne hayrın var insanlığa! Ancak kendi nefsini kurtarmak için uğraşıyorsun, tabi kurtarabilirsen! Emr-i bi’l- ma’ruf, nehy-i ‘ani’l- münkeri terk edenin Allah namazını kabul ediyor mu, duasını kabul ediyor mu? Sen ne zannediyorsun. Bakın Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne buyuruyor: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul edilmez.” Şimdi anladın mı niçin duan kabul olmuyor? Şimdi anladın mı sözün niçin evladına geçmiyor? Zikirden, sohbetten, namazdan zevk alamamanın sebebini anladın mı şimdi?  Meyhanelerden, batakhanelerden, kumarhanelerden, kaç kişi getirdin? Kaç kişi kazandın? Bunu hesaba katacaksın.

Zaten namaza gelen geliyor, zikrullaha gelen geliyor, gelmeyenleri getirmeye çalışacağız. “-Kardeşim zikrullaha niçin gelmiyorsun? Niçin namaz kılmıyorsun?” O kötülüklere, günahlara dalan, gaflet içinde olan insanların yanına sokulacaksınız! Bunun dini, îmanı gitmiş, bunun kalbi mühürlenmiş diye, onu yalnız başına bırakmayacaksın.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ebu Cehil’in kapısına otuz dokuz defa gitmiş… Kovulmuş, dövülmüş, zulmedilmiş, boğazı sıkılmış, yakası çekilmiş, mübarek yüzüne tükürülmüş! Yine de vazgeçmemiş Kâinatın Efendisi (s.a.v.). Bir müddet sonra tekrar gitmiş,  “Gel, İslâm’ı kabul et! Gel, Allah’ın varlığına birliğine îman et! Gel, bu putperestliği bırak!” demiş, İslâm’ı tebliğ etmiş. Sen Peygamberlerden daha mı üstünsün? Niçin kibir yapıyorsun, inatçılık yapıp kimsenin kapısına gitmiyorsuni kimseyi hak yola davet etmiyorsun.

Değerli kardeşlerim!

İslâm’a davet çok önemli. İnsanlara Allah’ı anlatmak, Peygamberi anlatmak çok mühim. Çok çalışmamız lazım. Gecemizi gündüzümüze katmamız lazım. Sen sabah namazına kalkamıyorsun, Ama o kahvehaneci, kumarhaneci, o meyhaneci saat beşte dükkânını açıyor. Ümmet-i Muhammed’i perişan eden, Ümmet-i Muhammed’in dinini, îmanını sömüren o berbat kumarhaneyi sabah beşe kadar kapatmıyor. Sen o vakitlerde horul horul uyuyorsun. Adam hazırlığını yapıyor; “Gel” diyor, açmış kumarhaneyi “Gel” diyor. “Gelin, gelin” kapımız açık.” diyor. Müslümanların kapısı ise kapalı, elleri kapalı, kalpleri kapalı.

Ne cevap vereceğiz Rabbimize? Yarın mahşerde Rabbimizin huzuruna vardığımız zaman ne diyeceğiz? Hangi yüzle çıkacağız Rabbimizin huzuruna! Kızın namaz kılıyor mu? Hayır! Oğlun namaz kılıyor mu? Hayır! Sen neye yararsın, neye yararız biz. Hepimiz aynı durumdayız. Hepimiz de aynı hastalık var. Fakat bu hastalığın tedavisini de aramıyoruz. Hiç de aldırış etmiyoruz.

Biraz önce arzettiğim gibi, yarın o evladını Cenâb-ı Hakk gözünün önünde alacak cehennem ateşine atacak, sen de feryat edeceksin ana-baba olarak. Yani bir ana bir baba, kızı ile, oğlu ile, eşi ile her gün cihad edecek, her gün onları ikna etmek için, namazı sevdirmek için uğraşacak, didinecek. En azından tebliğini yapacaksın, vazifeni yapacaksın. Yoksa o yatakta öyle yatacak, sen de câmiye geleceksin. Senin câmiye gelmenin hiçbir anlamı yok. Çünkü sen çobansın çoban! Ve güttüklerinden sorumlusun. Duymadın mı Peygamberimizin (s.a.v) bu sözünü?

Sohbete beraberinde ailenden, akrabalarından kaç kişi getiriyorsun? Kaç tane namaz kılmayanı getiriyorsun? Bunu hesaba katacaksın. Dava burada! Cihad bu! Gideceksin, kahvenin önünde oturacaksın, gerekirse içeri gireceksin, oradaki arkadaşları toparlayacaksın. Biz bunun tatbikatını yaptık zamanında. Biz bunu yaptık ve semeresini, meyvesini de aldık el-hamdulillah. Bir defasında kumarhaneye gittik, kumarhanenin önünde oturduk. Oturduğumuz masanın etrafına oradakiler toplandı. İnanın öyle feyizli bir sohbet açıldı ki, kumarını bırakan geldi çevremize toplandı, oturdu. Kumarı bırakan geldi. Onları sadece cumaya davet ettik. Yavaş yavaş, cumaya davet ettik. O hafta, o masadan, o sohbetimizi dinleyen şahıslardan beş kişi cumaya geldi. Güzel lisan, güzel yöntem çok önemli.

Bakın Peygamberimiz (s.a.v.) bu konuda ne buyuruyor: “Yavaş ve sâkin olarak onların yanına var, onları İslâm’a çağır. Uymaları gereken, Allah’tan gelen yükümlülükleri kendilerine bildir. Allah’a yemin ederim ki senin vâsıtanla Allah’ın bir kimseye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.

İnsanlara İslâm’ı tebliğ eder de onlardan bir veya iki kişiyi kazanırsan onun sevabı ne kadar büyük oluyor görüyor musun? Ayaklarımız topal, gözlerimiz kör, kulaklarımız da sağır yürüyoruz ahiret yolunda. Ahiret hazırlığımızı gerektiği gibi yapamıyoruz. Hergün biraz daha ilerlememiz lazım. Hergün daha başka insanlara elimizi uzatmamız lazım. Ne buyuruyor Peygamberimiz (s.a.v.): “Bir günü diğer gününe eşit olan zarardadır.” Biz her gün beş vakit namazı kılıyoruz, haftada bir zikre geliyoruz. Fakat cemaatimizin çoğalması için hiç çalışmıyoruz. Kahvehanelerde, kumarhanelerde olan insanlar artıyor. Kötülük işleyen insanlar artıyor. Faiz alan insanlar artıyor. Niçin? Çünkü davet ediliyorlar, reklâmı yapılıyor.  Faizin bir kuruşu da birdir, bin kuruşu da birdir, faizin bir lokması da birdir, bin lokması da birdir, hiç fark etmez. Halkın halini görüyor musunuz nasıl faiz alıp-veriyor. İşte bu bizim yüzümüzden. Kulları uyarmamız lazım!

İbadetini artırmaya, zikrullahını artırmaya, namazını artırmaya çalışacaksın. Her gün ibadet ve taat yönünden bir öncekinden daha iyi olmalıdır. Takvâlı olmaya çalışmamız lazım. Cenâb-ı Hakk’ın indinde en hayırlı olanlar takvâsı en fazla olanlardır. Takvâ olmayınca bir insanda, sözü tesirli olmaz. Tebliğde takvâ çok önemlidir. Ben de kendi nefsime diyorum ki: Ey Mustafa Hoca! Takvâ senin nerende? Samimiyetle soruyorum kendime! Ey Mustafa Hoca! Takvâ senin nerende? Hangi ibadetinde, hangi gözyaşlarında, hangi tüylerin ürpermesinde, hangi kalbin, ruhun Mevla’ya yükselmesinde… Nerede, takvâ senin nerende? Kalbinde mi, gözünde mi, elinde mi, ayağında mı? Azaların neresinde takvâ? Takvâ senin nerende? Kendime söylüyorum! Sizinle işimiz yok. Siz bizi solladınız geçtiniz -elhamdülillah- ve gidiyorsunuz.

Dilini koruyacaksın kötülüklerden ki, dilinde takvâ olsun. Gözünü koruyacaksın kötülüklerden ki, gözünden takvâ nuru aksın. Ellerini kötülüklerden koruyacaksın ki, ellerinden takvâ aksın. Ayaklarınla câmilere, mescitlere, zikir meclislerine, sohbet meclislerine yürüyeceksin ki, bastığın topraklar sana dua etsin. Takvâ toprağı olsun, bastığın yerler. Kalbini bütün kötü düşüncelerden arındıracaksın ki, kalbindeki tevhid nuru bütün yüzüne, sîmana, azalarına yayılsın da bütün azaların takvâ olsun. Dilini, elini, ayağını, kalbini, bütün azalarını kötülüklerden korudun ama takvâ libasını kalbine giydiremiyorsun. Kalbin bozuk, gurur var, haset var, insanları küçük görüyorsun, dünyayı seviyorsun… Öbürlerinin de sana hiçbir faydası, hayrı olmaz. İlk önce kalbi temizleyeceksin, kalbe takvâ libası giydireceksin. O zaman gör sözün, bakışın nasıl tesir ediyor.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Korkarım ki şeytan aleyhilla’ne sırtınızdan takvâ elbisesini çıkartsın, cehennemin katranlı elbiselerini giydirsin, ondan korkuyorum.” diyor. Allah bizleri, bütün ehl-i îmanı muhafaza eylesin, korusun! Îmanlarımızı, takvâlarımızı, sırtımızdaki takvâ libaslarını korusun, Cenâb-ı Hakk muhafaza eylesin!

 Evet, takvâ o kadar tatlı ki, takvâ libasını insan bir giyindi mi, onu kaybetmemek için çok çalışır. Bizim amellerimizin zayıf olması takvânın olmamasındandır. Namaz, insanoğluna niçin ağır geliyor? Takvânın olmamasından! Bakınız Allah Celle Şanuhû ne buyuruyor:

 

“Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz namaz, Allah’a saygılı (huşu sahibi) olanlardan başkasına ağır gelir.” Şimdi bu halimizle ahirette ne yapacağız. Amelin zayıf, ibadetin zayıf, sadece ve sadece haftada bir gün Cuma’ya geliyorsun. Cuma’yı kılıp gidiyorsun. Bir daha öbür haftayı bekliyorsun, Cuma’ya geliyorsun. Yani Cuma’ya gelmeyin demiyoruz, yanlış anlaşılmasın. Cuma’ya gelin, fakat beş vakit namazı niçin kılmıyorsun? Cenâb-ı Hakk amel defterlerimizi boynumuza asarak mahşere çıkaracak. Ya Rabbi! O günde bizlere yardım et! O günde bizleri yılanlar, kurbağalar gibi, haşereler gibi yerlerde süründürme, Ya Rabbi! Bizleri iki cihanda da aziz eyle! Bizi bu dünyada da, ahirette de zelil eyleme, Ya Rab!

Öyle insanlar da olacak ki, şimşek gibi gelecek, yıldırım hızıyla gidecek, rüzgâr gibi menziline varacak… Herkes ameline göre mahşer yerine gelecek…

Öyle insanlar gelecek ki, kitabının ağırlığından, günahlarının ağırlığından boynunu yerden kaldıramayacak. Cenâb-ı Hakk (c.c.) vazifelendirmiş olduğu meleklere emir buyuracak, kitaplar açılacak, herkesin yüzüne karşı gizli-aşikâr ne yapmışsa herşey noksansız olarak okunacak. Onların hepsi bilgisayara alınıyor, defterine yazılmaktadır. Kıyamet gününde, mahşerin o kalabalığında Cenâb-ı Hakk (c.ş.) her kulu yargılayacak. Cennetlik cennete, cehennemlik cehenneme ayrılacak. Buna akıl ermez. Cenâb-ı Hakk cihetten, sağdan-soldan, bizim düşüncelerimizden, her şeyden münezzehtir.

Bir bakacaksın ki, en sevdiğin yavrun, bu dünyada gözünden sakındığın evladın, cehennem libasını giyinmiş, cehenneme doğru gidiyor. Artık senin gözün bakakalacak. Hiçbir şeye itirazda bulunamayacaksın. İşte orada Cenâb-ı Hakk bize her şeyi açıkça bildirmiş ve ihsân etmiş. Fakat biz hiçbir şeyin kıymetini, değerini bilemiyoruz.

Değerli müminler! Kıymetli kardeşlerim!

Bu kürsüden size bazen sitem ediyoruz, bazen bağırıp çağırıyoruz. Bizim sizlerle, siz Müslümanlarla alıp-veremediğimiz bir şey yok. Bizim derdimiz İslâm’ı anlatmak. İslâm’ı tebliğ etmek, sadece biz hocaların görevi değil. İslâm’ı tebliğ etmek farz-ı ayndır. Yani hepimizin görevidir. Şimdi bu görevi ben yapıyorum, size de dinlemek farzdır. Biz, Cenâb-ı Hakk’ın ve Resulullah Efendimiz’in (s.a.v.) emirlerini, sünnetlerini size tebliğ ediyoruz. Bu, bizim vazifemizdir, görevimizdir. Namaz kılmayanlara, kumar oynayanlara, içki içenlere, kendisini günahlara kötülüklere kaptıranlara “gelgel!” diyoruz. Bir şey mi istiyoruz? Bir dünyalık mı talep ediyoruz. Sizin iyiliğiniz için böyle sitem ediyoruz, bağırıp çağırıyoruz.

Bu vazife bizimdir, tebliğ vazifesi omuzlarımıza yüklenmiştir. Biz diyoruz ki: gel, o günahını dök eteğinden, valizini aç. Her gün defterine sevap yazdır. Yazıktır sana! Bir gün hesaba çekileceksin, bir gün Cenâb-ı Hakk seni sorguya çekecek. Hesaba çekileceğini unutma! Hesaba çekileceksin inceden inceye, yaş-kuru demeden, büyük-küçük günah demeden… Defterine her şey yazılıyor, bunu bil. Senin hiçbir şeyin kaçmıyor gözden. Seni mürakebe eden Allah’ın melekleri var, hiçbir şey kaçmıyor. Kusura bakma!

İşte televizyonları seyrediyorsunuz, basını-yayını dinliyorsunuz. Bu küfür düzeninin halini görüyorsunuz. Yani ne zamana kadar bu küfür düzenine hizmet edeceğiz. Ben anlamıyorum,  ne zamana kadar hizmet edeceğiz. Yetmiş yıldır hizmet ettik bu heriflere, bu yaramazlara… yetmiş yıl daha mı edeceksiniz? Ne yapıyorsunuz. Uyanmak lazım, uyanmamız lazım. Kendimize çeki-düzen vermemiz lazım.

Evet müminler! Hesaba çekilmeden önce, kendimizi hesaba çekmemiz lazım. Ölmeden önce, ölmüş gibi her hafta, her gün kendimizi hesaba çekmemiz lazım. Bunu yaparsak yarın mahşer gününde hesabımız kolaylaşır. Çünkü insan kendini hesaba çekti mi ister istemez günahı ortaya çıkıyor. Bugün ne yaptın Allah için, defterine yaz?

Hangi aydayız biliyor musun? Meyhanecilere, kahvehanecilere, kumarhanecilere, içkicilere, şarapçılara gidin sorun bu ay hangi aydır? Ocak ayındayız veya aralık ayındayız derler. Bilmez ki! Yani bu ayın Şaban ayı, Ramazan ayı olduğunu bilmez ki! Bu nasıl Müslümanlık. Müslüman üç ayları bilmelidir. Tek tek manâsıyla, maneviyâtıyla bilmesi lazım, maddiyâtıyla ve maneviyâtıyla yaşaması lazım. İşte Ramazana giriyoruz. Ramazan gelecek, kahvehaneler, kumarhaneler yine açık olacak. Çaylar kaynayacak, çorbalar pişecek. Şimdi bunu tebliğ etmeyelim mi sizlere?

Evet muhterem müminler!

Bir kul İslâmi hükümlere, İslâmi kaidelere uymak mecburiyetindedir. Kulsun sen! Allah’ın hükmüne, Allah’ın koymuş olduğu programa uymak mecburiyetindesin. Yani hayâtını İslâm’a uyduracaksın, bugünkü küfür düzenine değil! İslâm’dan uzak, İslâm’a aykırı düzenlere hizmet edemezsin! İslâm hayâtı yaşayacaksın, İslâm! O zaman tadı lezzeti göreceksin. Ne balın tadına benzer, ne yağa benzer, ne meyvelerin, sebzelerin tadına, tuzuna benzer. İbadetten lezzet almak başka bir lezzet. İbadetin tadı hiçbir şeyin tadına benzemez… O lezzet bütün azalarına yayılırsa, kalbinden bütün ruhuna geçerse, ruh Mevla’ya dönerse, o zaman gör, lezzeti… Yeryüzündeki bütün lezzetleri o anda unutursun. Hayâtını İslâm’a uydurursun. Cenâb-ı Hakk’ın hüküm ve kaidelerine uyarsan o zaman tadını tuzunu, o zaman lezzetini göreceksin.

Efendiler! İbadetten alınan lezzet hiçbir şeyde yoktur. Gelin ibadetten lezzet almak için çalışalım. İbadetten lezzet aldığımız an takvâ libasını giymiş oluruz. Takvâ elbisesini giydiğin an, Allah’ın nuruyla bakarsın. O senin gören gözün, tutan elin, konuşan dilin olur. O zaman sözün tesir eder. O zaman insanlar, çağırdığın yola koşa koşa gelir. Tebliğin başı, takvâdır. İslâm’ı ruhunda, nefsinde yaşamadır. Cenâb-ı Hak, bizlere de takvâ elbisesini giyinmeyi nasip eylesin! Cenâb-ı Hak, şeytan aleyhil-la’nenin hilesinden, tuzağından, desiselerinden cümlemizi ve ehl-i îmanı muhafaza eylesin, korusun! Cenâb-ı Hakk kusurlarımızı bağışlasın! Sözlerimizi, sohbetlerimizi kabul eylesin! Tesirini ihsan eylesin!

Peygaberimiz (s.a.v.) bir hadisinde buyuruyor ki: “Allah sizin cesetlerinize, sûretlerinize bakmaz, lakin O ancak kalbinize nazar buyurur.” Senin güzelliğine-çirkinliğine, beyazlığına-siyahlığına, hiçbir şeyine bakmaz. Kravatına, elbisene, laf yapan diline bakmaz! Kalbine bakar! Kalbin Allah’a dönükse, kalbin Mevla’ya bağlı ise, kalbin Allah’tan korkup, ürperiyor ise işte o kalbe nazar buyurur Cenâb-ı Hak. İşte o kalp, sahibinin sözüne tesir verir. İşte Yüce Mevlâ öyle kullarını hidâyet vereceklerine vesile kılar. Cenâb-ı Hak cümlemizi sohbetimizin başında okuduğum şu âyete mazhar eylesin!

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top