Nefse Muhalefet

Muhterem kardeşlerim!
Nefs! Nefs! Nefs! Cenab-ı Hakk; “Kim Rabbinin makamından korkar, heva ve hevesinden alıkoyarsa, işte muhakkak ki cennet, onun varacağı yerin ta kendisidir.
 
“Allah, içinizden iman etmiş olanlarla kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini arttırır.” Kim ki, Allah’a götüren yolun nefsani arzularına muhalefet etmek olduğunu tasdik eder fakat bunun sebep ve sırrına vakıf olmazsa bu ayette belirtilen şeyleri yapmamış olur.
 
Aziz müslüman!
Bakınız ne buyuruyor Peygamberimiz (sav): “Müminin beş belası vardır:
  • Mümin, ona hased eder,
  • Münafık, ona buğzeder,
  • Kâfir, hayatına kasteder,
  • Şeytan, saptırmaya çalışır,
  • Nefsi, kendisiyle çekişir”
Cenab-ı Hakk Hz. Davud (as)’a şöyle vahyediyor: “Ey Davud! Ashabını nefsani arzulara uymaktan sakındır, kaçındır. Zira, nefsani arzularına uyan kalplerin akılları bana perdelidir. Nefsani arzularını, isteklerini yerine getirenlerle Zatımın arasında perdeler vardır, basireti açılmaz.” Allah’ım, bizi nefs-i emmarenin elinden kurtar. Nefis, seni Allah’a gitmeye bırakmıyor. Kâfir şeytan bütün bütün vesvese veriyor sana, canına kastediyor. Şeytan saptırmaya çalışıyor. Allah dostlarından birisi şöyle diyor: “Ey nefs! Ey utanmaz nefs! Şaşarım sana. Ne hükümdarlarla hükümdar olup bir köşkte oturdun. Ne ilim sahipleriyle alimlerle, zahidlerle beraber oldun. Korkarım ikimiz de beraber cennet ve cehennem arasında mahsur kalırız.” Nefs bizi perişan etti. Orada zikir çeker, namaz kılarsın öyle bir hoş olursun, gönlün Allah’a yaklaşır. Fakat dışarı çıktın mı başlar düşman seninle uğraşmaya. Düşman senden vazgeçmiyor. Gece gündüz seninle uğraşıyor.
 
Arkada uyuyanlar var. Acaba niçin? Burada saz caz çalmış olsak hiç kimse uyumaz. Bağırmayı bırakın. Çıkarırım dışarıya şimdi. Hemen çıkarırım dışarıya.-
 
Kardeşlerim!
Söylenenleri iyi dinleyin. Allah’ın muhabbetini gönlünüzde gizleyin. Dışarı vermemeye çalışın. Hakk, senin kalbini biliyor. Allah, seni biliyor. Onu sakla, hazine yap. Tasarrufunu gizle. Yine ehlullahtan bir tanesi şöyle diyor: “Gece zikretmek için kalkmıştım. Önceki hazlar, muhabbetler gelmedi gönlüme. Acaba bu nedir? Gönlüm sıkıldı, canım sıkıldı, rahatsız oldum. Şöyle bir dışarıya çıkayım, nedir bu sıkıntım? Neden gönlüm feyz almıyor, dedim. Çıktım dışarıya baktım ki, bir örtüye, bir paltoya bürünmüş birisini gördüm. Sen kimsin? Ben Allah’ın izniyle sana geldim. İstedim ki, Rabbim senin gönlünü bana bağlasın da bana gelesin. Sen de geldin. Örtüsüne bürünen kişiye sordum: “Nefsin tedavisi nedin? O kişi bana dedi ki, ne zaman ki nefsin arzu ve istekleri sana şifa olursa o zaman sen olmuşsun. Diyor ki, ben nefsime yedi defa söyledim. Yine kabul etmedi. İlla senin dilinden dinleyeceğim diye. O kişi gözümden kayboldu, gitti.
 
Nefsi öyle bir hale getirmen lazım. Allah’ım, bizleri de o kişilerden eyle. O zahidlerden, o salih kullarından eyle. Nerde? Ben şöyle kendimi muhasebeye çekiyorum, şöyle hesaba çekiyorum, kendime bir bakıyorum, nerdesin sen. İslam’ın neresindesin? Şeriat’ın neresindesin? Tarikatın, hakikatin neresindesin ey nefis? Soruyorum.
Yusuf (as), Mısır ülkesine ve hazinelerin sahip oldu. Yusuf, biz hizmetçi idi. Padişahın elinde bir köleydi. Yusuf, padişah olup hazinelerin anahtarlarını aldığı zaman bakınız Züleyha ne diyor: Tespih ederim ki o allh’ı ki, masiyet sebebiyle hükümdarları köle yapar, kendine itaat etmeleri sebebiyle köleleri de hükümdar yapar. Hırs ve nefsî arzular, hükümdarları köle durumuna düşürür. Fakat takva sahibi kişiler de kölelikten azizliğe yükselir. Bu sözlere karşılık Hz. Yusuf’un şöyle karşılık verdiğini Şanı yüce olan Allah Kur’an-ı Kerim’inde haber veriyor: “Kim Allah’tan korkar, belalara katlanırsa herhalde Allah iyi hareket edenlerin mükâfatını zayi etmez.” (Yusuf Suresi: 90)
 
İşte Değerli Müslümanlar!
Hz. Yusuf bir örnektir. Cüneyd-i Bağdadî bir örnektir. O zatlar niye unutulmuyor, gönüllerde yatıyorlar? Onlar tam yaşamışlar İslam’ı. Onlar Allah’a tam gönül vermişler. Öyle gönül vermişler ki, herşeylerinden vazgeçmişler. Dünyayı ellerinin tersiyle itmişler. Onlar ahireti tercih etmişler. Onlar Allah ve Resulünü tercih etmişler. Onlar sevgi, aşk ve muhabbeti tercih etmişler. Yusuf (as) bir köleydi, vezirin elinde. Vezirin karısı ona aşık oldu. Bu kıssayı hocalar size anlatmıştır. Sure-i Yusuf’ta bundan bahsediyor Cenab-ı Hakk. Yusuf’a öyle aşık oldu ki nefsi arzularıyla Yusuf’u ister hale geldi. Cenab-ı Hakk Yusuf’a bir güzellik vermişti. Hz. Yusuf (as), Hz. Muhammed (sav)’in güzelliğini taşıyordu. Kim, “bu gün ben Yusuf’u gödüm” dese deve yükleriyle hediyeler saçardı Züleyha. Her şeyini feda etti, Yusuf’un adını duyayım diye. Fakat Yusuf (as) ona hiç el vermedi. Yüzüne bile bakmadı. Hep ondan kaçardı. Hatta bir gün kaçarken, Züleyha onun arkasından gömleğinden tuttu.
  
“Bakınız eğer Yusuf’un gömleği arkadan yırtılmışsa Züleyha suçludur. Yusuf’un gömleği önden yırtılmışsa Yusuf suçludur” dendiğini Cenab-ı Hakk haber veriyor. Bir baktılar Yusuf’un gömleği arkadan yırtılmış. Onu arkadan tutan kadın suçlu çıktı. Ancak yine de hapse atıldı. Fakat Yusuf (as) o kadar sabretti ki, sonunda Mısır’a sultan oldu. Fakat Züleyha hanım Yusuf (as) ile evlendikten sonra ne dedi bilir misiniz? Yusuf (as), onu her çağırdığında; sabah, akşam, gündüz… hep atlatır Yusuf (as)’ı ve ona şöyle dedi: “Ey Yusuf, artık yeter. Ben seni nefsim için sevmiştim. Şimdi Allah’a iman ettikten sonra, Allah’ın sevgisi girdi kalbime, senin sevgin artık yok. Ey Yusuf, şimdi Allah’ı seviyorum.” İşte nefs-i emmarenin elinden kurtulanın ahiri budur. Yusuf, Mısır’a sultan oldu, Züleyha Allah’a aşık. Allah’ım bizleri nefs elinden, hırs elinden, dünyanın şerrinden, dünya sevgisinden, nefsin şerrinden bizleri muhafaza eyle.
 
Hz. Ömer (ra) Selman-ı Farisî’ye ne diyor biliyor musunuz? Allah dostu olan, Allah’ın veli kulu olan aşere-i mübeşşereden olan Hz. Ömer, Selman-ı Farisî’ye sorar: “Ey Selman, benim hakkımda ne bilirsin? Benim hiç kusurum var mı?” O da Hz. Ömer’den özür dileyerek; “Senin iki kusurunu görüyorum ey Ömer: İki çeşit yemek yiyorsun, iki çeşit elbise giyiniyorsun.” “Başka var mı ey Selman?” “Yok.” Hz. Ömer: “Ey Selman, onlar benim hakkım. Elbisenin birini gece, birini gündüz giyiniyorum. Yemeğin birini sabahleyin katık yapıyorum, birini akşam. Başka var mı?” “Hayır yok, ey Ömer.” Yine Hz. Ömer Huzeyfe Hazretlerine soruyormuş: “Sen münafıklar için Resulullah’ın sır arkadaşı idin. Ben de münafıklık alameti var mı?” “Hayır, ey Ömer. Sende münafıklık alameti yoktur.” Böyle bir zat kendisin muhasebeye çeker, nefsini muhasebe ederse bizim halimiz nice olur?
 
Hz. İsa’ya sordular: “Sen bu ahlakı nereden öğrendin? Seni kim terbiye etti?” Hz. İsa: “Beni hiç kimse terbiye etmedi. Ben ahlaksızların ahlaksızlığını gördüm, imansızların imansızlığını gördüm, kötü insanların günahını gördüm kendime çekidüzen verdim.”dedi.
Ehlullahtan biri diyor ki: “Eğer kusurlarını öğrenmek istiyorsan düşmanının dilinden öğren. Çünkü düşmanın hep senin aleyhindedir. Dost senin yüzüne söylemez. Dost sana dalkavukluk yapar. Yalan da söyleyebilir. Senin kusurlarını yüzüne söylemez.” Fakat eğer senin dostun gerçek dost ise senin kusurlarını söylemesi, seni uyarması lazım. Ey kardeşim, sende şu hataları görüyorum demesi lazım. Senin de teşkkür etmen lazım.
 
Ey kardeşlerim!
Birbirimizi uyaralım. Allah’a giden yolda birbirimize yardımcı olalım. Efendim Hayri Baba Hazretleri derdi ki; “Evladım, mürid vardır ki, şeyhini şeyh yapar. Şeyh de vardır ki, müridinin mürid yapar. Mürid şeyhine öyle bağlanmalıdır ki, nefsini dahi feda etmelidir. …. Bunun da örneği var. Peygamberimiz (sav): “Ya Ömer beni ne kadar seviyorsun?” “Ya Resulallah, nefsim hariç herşeyden çok seni seviyorum.” “Ya Ömer, nefsinden de ziyade sevmedikçe iman etmiş sayılmazsın” deyince, Hz. Ömer bir müddet sonra: “Ya Resulallah şimdi nefsimden de ziyade sevdim.” “Şimdi iman ettin ya Ömer.” İşte mürid böyle bağlanacak şeyhine. Öyle nefsi için herşeyi feda etmeyecek, nefsini o yola feda edecek. Öyle ufacık bir şeyde hemen kendini tercih etmeyecek.
 
Mü’minler!
Kürsüye çıktığım zaman istemiyorum ama, uyuyanları da gördüğüm zaman hevesim kaçıyor. Acaba uyuyanlar çok mu çalışıyorlar yoksa çok mu yemek yiyorlar? Acaba nedir? Ben şimdi size sayacağım. Riyazet kılıcını çeker, nefsinle mücahede edersin. Riyazet kılıcı nedir? Nefis terbiyesi ki, bu da dört şeyle olur: 1- Az yemek; nefsin kılıcı. 2- Az uyumak. 3- Az konuşmak, malayani konuşmamak, dedikodu yapmamak. “Sus” diyor Allah Resulü; “Ya hayır söyle ya da sükût et.” Ama nedense biz dilimizi tutamıyoruz. Şu zalim nefse bir türlü gem vuramıyoruz. 4- Zikrullah.
 
Hasan-ı Basrî (ra) diyor ki: “En azgın hayvan bile sağlam bir gem ile gemlenir, korunur, muhafaza edilir. Nefs öyle bir canavardır ki, ne kadar gem vursan ağzına, zincir vursan yine ıslah edilmez. Onun ıslahı için tek bir yol vardır; o da kelime-i tevhid. Nefs-i emmarenin kılıcı kelime-i tevhiddir. Yine Allah dostlarından biri diyor ki; “Hayatımda en ziyade mücahede, en mükemmel cihadı nefsimle yaptım ve nefsimden bıktım. Artık başa gelemedim onunla mücahede ede ede bıktım. Zincir de vurdum, yine kopardı zincirleri. Neden nefse zincir vurduğun zaman koparıyor? Ona yüz veriyorsun. Onun bütün isteklerini yerine getiriyorsun. O daha bağlanmaz ki. O zincirler onu zaptetmez. Onun zinciri tevhiddir. Onun zinciri zikrullahtır. Onun zinciri mürşid-i kâmile gerçekten bağlanmaktır.
      
Nefs ile savaşmak çok zordur. Allah Resulü (sav) harpten dönen ashabına, askerlerine: “Küçük cihaddan büyük cihada geldiniz.” Sahabe: “Ey Allah’ın Resulü , büyük cihad nedir ki? Resulullah (sav) buyurdular ki: “Nefisle savaşmaktır.” Ne zor değil mi? İstediğini yaptırıyor sana. Gönlün rahat etmezse bile. Allah dostlarından birisine bir kişi soruyor: “Ne zaman konuşayım, ne zaman susayım?” “Gönlünden konuşmak geliyorsa o zaman sus. Gönlünden konuşmak gelmiyorsa o zaman konuş.” Ne demek istiyor? Nefsin senin konuşmanı, malayani dedikodu yapmanı istiyorsa sus, sükût et, konuşma. Ama nefsin hoşuna gitmeyen bir hayır şeyi söylemen gerekiyorsa konuş. Arkadaşına ‘ders al, tarikata intisab et, –eğer kılmıyorsa- namaz kıl –oruç tutmuyorsa- oruç tut’ demek gibi. Eğer din-i mübini öğretmek gönlünden geliyorsa konuş. Eğer nefsin arzuluyor ve istiyorsa konuşma. Onun arzu ve isteğini yerine getirme. Çünkü o senin bir numaralı düşmanındır. Yine Yahya bin Muaz diyor ki: “İnsanın düşmanı üçtür: 1- Dünya. Gece gündüz yalvarıyorum Rabbime ‘bize dünyayı sevdirme’ diye. Bu güne kadar sevdirmedi, ölünceye kadar da sevdirme ya Rabbi. Dünyayı sevdin mi, işin bitti. Daha o nefsi zaptedemezsin dünya neyine. Nefis dünyayı istiyor, sen ne olursan ol. Dini yutmuş olsan dahi nefis seninle beraberdir. Nefis dünyayı istediği zaman ben nefse şöyle diyorum: “Gel başbaşa konuşalım. Zaten arkadaşız ölünceye kadar. Ayrılamam senden.” Şeytan nefis gibi değil. Allah’ı zikrettiğin zaman Kur’an-ı Kerim okunduğu zaman kaçar gider, duymak istemez. Ezan-ı Muhammediye okunduğu zaman şeytan kaçar toz olur gider. İsm-i celal okunduğu zaman şeytan kül olur, dayanamaz. Fakat nefis hep seninle beraberdir. Aynı kulağın, burnun, dudağın, elin, kolun, parmakların gibi. Yapışkan. Onun ıslahı ancak zikrullah iledir. “Şimdi bütün İstanbul’un mücevherini, anahtarlarını, kasaların, masaların bütün her şeyin, bankaların anahtarlarını sana verdim, al. Buyur bedava al. Ha Azrail de arkada, ensende duruyor. Anahtarları eline aldığın zaman azrail enseledi seni. Be zalim ne yapacaksın o anahtarları.” İnan ki geberip gidiyor. Bu sefer de başka yollar arıyor. Nice yollar, ne dilekçeler, neler neler. Ha işte Allah’ın Resulü onu arz ediyor. Onu bize yani ümmetine bildiriyor.
      
Namaza durduğun zaman, şeytan gelir yanına kalbine vesvese verir. Hiçbir yerden giremezse sana birşey diyemez. Hiçbir yerden vesvese veremezse şeytan, sonra döner sana ne der biliyor musun? “Senin gibi bir müslüman görmedim. Senin gibi bir müttaki görmedim. Yeryüzünde senin gibi takva sahibi biri yok” diye gurur ve kibir sokar kalbine, seni yıkar. Aman ya Rabbi, bu vesveselerden, şeytanın tuzağından, nefsin tuzağından, dünyanın tuzağından sana sığınırız. Seni senden isteriz ya Rabbi. Bizi bize bırakma ya Rabbi, bize sahib ol. Biz senin aciz, miskin, günahkâr kullarınız ya Rabbi. Biz kendi nefsimize hakim olamıyoruz, sen bize hakim ol ya Rab. Hükmünü, adaletini, aşkını, feyzini, muhabbetini bizlerden esirgeme ya Rab. Senin yoluna çıktık, bu yolda bize engel çıkarma ya Rab. Aç yollarını sana gelelim. Seni seviyoruz, seni istiyoruz, sana gerçek salih bir kul olmak istiyoruz ya Rab. Bizi salih kullarından eyle. Bizi nefse uydurma.
 
Nefsin peşinden gezdirme. Nefsin tuzağına düşürme.
“Kim Allah’tan korkarak belalara sabreder katlanırsa herhalde Allah iyi hareket edenlerin mükâfatını verir.” Gece içime bir sıkıntı girdiği zaman uykum kaçıyor, uykum gelmiyor. Bir şey takıldı kafana, o zaman ne yapman gerekir biliyor musun? Allah’ım bizi gafletten uyandır. O zaman o sıkıntıyı gidermen için ne yapman gerekir. Hemen kalkacaksın abdest alacaksın. Gece yarısı hangi saat olursa olsun kalkıp abdest alacaksın. Bir sıkıntının bir kısmı abdestle gider. İki rekat namaz kılacaksın ellerini açacaksın rabbine; ‘ya Rab, bu sıkıntıyı kalbimden kaldır. Al ya Rabbi, yerine muhabbetini ihsan et. Beni bu sıkıntılara uğratma’ diye başını secdeye koyup Cenab-ı Hakk’a yalvaracaksın. Görecek ve bakacaksın ki, sanki üzerine bir güneş doğdu, bir rahmet indi. Allah Resulü öyle diyor. Gece kalk, gece namazı kıl. Gece uyuma. Uyu da o sıkıntı kalbine girdiği zaman uyan. Uyan ki, Allah seni uyarıyor. Allah’ım bizleri bütün maddi ve manevi sıkıntılardan muhafaza et.
 
Kardeşler!
Allah dostları, gönül ehli dostlar bu yolu tasavvuf yolunu tercih etmişler. Bize miras bırakmışlar, hazır miras. Nasıl ki, baba evladına maddi servet miras bırakırsa, onlar da bize manevi serveti miras bırakmışlar. Allah’ım, bu mirası kirletmeden, zayi etmeden sana kavuşuncaya kadar yürütmek bizlere nasib eyle. Bu tevhidi bu cemaati, bu topluluğu sahipsiz bırakma ya Rab. Allah dinin sahibidir. Kur’an’ın sahibi Cenab-ı Hakk’tır. Fakat sen de dine sahip çıkacaksın. Kur’an’a sahip çıkacaksın ki, Allah da sana yardım ede.
 
Nefisle mücadele dört yoldan yapılır:
Birinci yol: Nefsin ayıp ve kusurlarını gözetebilmek, istemeden gelen afetlere muttali bir şekilde sabretmek. Bir mürşid-i kâmile intisab etmek. Çünkü o mürşidin irşad ve ikazlarına uymak mecburiyetindesin.
İkinci yol: Son derece dürüst, basiretli ve dindar birisini arkadaş yapıp ona intisab etmendir. Nefsin ona teslim etmendir. Çünkü sen nefsine hakim olamazsın. Ancak nasıl ki, işlerinde bir avukat tutuyorsun, ‘ben bu işleri yürütemem ki’ diyorsun. Ancak bu işi yürüten bir avukat olacak ki, savcının, hakimin karşısında beni savuna, beni haklı çıkara. Allah’a giden yolda bir mürşid-i kâmile bağlanmak evvladır. Nefsini ona teslim edeceksin. ‘Al’ diyeceksin ‘teslim oldum sana, beni götür mevlaya.’ Ama bunun şartı nedir? Son derece dürüst birisine, Kur’an ve Sünnet hayatı yaşayan birisini arayıp bulman lazım.
 
Başka tarikatları ve başka şeyhleri eleştirmeyi sevmem. Çünkü büyüklerimiz bize vasiyet etmişlerdir. Fakat geriye kalan herkes eleştiriyor. Bizi de eleştiriyorlar. Birçok tarikat şeyhi ‘orayı bırakın buraya gelin’ diyor. İşte onlar mürşid-i kâmil değiller, onlar da basiret yok, dürüstlük yok, onlarda hırsızlık var. Eğer başkasının müridine göz dikiyorsa orada hırsızlık var. Manevi hırsızlık. Bu şekilde gidenlerden bize telefon geliyor. Bizatihi dergâha da geliyorlar. “Perişan olduk, biz helak olduk, bir tımarhaneye düştük. Bizi cinler sardı, kapladı. Hocam bizi kurtar” diyorlar. “Kardeşim gitsene nereden ders almışsan, nereye intisab etmişsen oraya gitsene.” “Gittik oraya, bizi kovdular. Bize sahip çıkmadılar.” Dün yine aynı şekilde bir telefon geldi: “Hocam, falan yere gittim, ders aldım, intisab ettim. Şimdi cinler beni kapladı. Bir türlü kurtulamıyorum. Neticede tımarhaneye düştüm. Ne olursun bana dua et” diyor. Allah’ım bunları şerrinden bizi koru. Şu hale bakın. Yazık günah değil mi ümmet-i Muhammed’e? Yine bir genç geldi, hacca gitmeden önce. Ağabeyi getirmiş buraya. Hüngür hüngür ağlıyor: “İşimden oldum, işimden attılar beni. Tımarhanelik oldum. Bana ders verdiler, şimdi sahip çıkmıyorlar. Kapılarına gittim kovdular beni. Şimdi sana geldim.” diyor. “Ben ne yapayım seni kardeşim. Biz cinci değiliz ki. Biz huddem değiliz ki. Biz cindar değiliz ki. İşte bu ümmet-i Muhammed’i böyle cinli kerametlerle kandırıyorlar. Ders verdikten sonra hastalanınca da sahip çıkmıyorlar.
 
Değerli kardeşlerim!
Rabbim bunların şerrinden bu ümmeti korusun. Bu cemaati korusun. Bu yola Allah rızası için çıktık. Ya Rabbi, rızandan ayırma. Tarik-i müstakîminden ayırma. Doğru istikamete sahip kıl. Ayaklarımızı kaydırma. Bizleri bu gibi fesatçıların şerlerinden koru ya Rab.
Kardeşler!
Efendim Hayri Baba Hazretleri derdi ki; “Evladım, bizim tarikatın zinciri altun zincirdir. Sımsıkı sarılın evladım. Biiznillah o zincir sizi hakka götürür, hakka ulaştırır, hakka vasıl eder. Evet, iman ettim, inandım. Kırkaltı senedir intisaplıyım. Fakta adam olamadım o başka. Daha olamadım o ayrı bir konu. Bu tarikatta hep iyilik gördüm. Silsile-i meşayihten hep hizmet gördüm. Allah’ın izniyle onları hep yardımcı gördüm. Bugüne kadar onlardan şimşek gibi hizmet geldi. Ben gerçekten bağlandım, gerçek gönül verdim, gerçekten teslim oldum. Nefsimi hiç arzu etmedim. Nefsimi onlara tercih etmedim. Hep onları kendi nefsime tercih ettim. Hep oları üstün tuttum. Bugün de böyledir, yarın da böyledir, ölünceye kadar da böyle olacaktır inşaallah.
Üçüncü yol: Teslimiyet ve nefsi tercih etmemektir. Öyle teslim olacaksın ki hizmet gele. Yoksa öyle ufacık bir şeyde nefsini tercih edersen o zaman sen teslim olmamışsındır. Yalancısın. Öyle gösteriş olarak zayi ediyorsun. Öyle teslimiyet olmaz. Her şeyde nefsini aşağıda tutacaksın. Nefsini yok edeceksin ki, bu yolda yürüyesin. Allah’ım bizleri nefsin eline, tuzağına düşürme. Cenab-ı Mevlâ, sohbetimizi kabul ve makbul eylesin. Tesirini ihsan eylesin. Gönüllerimize maddi ve manevi şifalar ihsan etsin. Aşkını, feyzini ve muhabbetini bizlere ihsan eylesin.     

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top