Mürşidi Kamile İntisabın Önemi

Nefis galebe ettiği zaman eğer ki şeyhe, bir mürşide bağlıysan gelip ona müracaat edip soracaksın ki, derdine bir çare, bir derman, bir ilaç bulasın. Nefsi emmarenin ilacı kelime-i tevhittir, zikrullahtır.

– Bir genç geldi. Peygamberimize.

Ya Resulallah..! Nefsim zina yapmak istiyor.

Peygamberimiz o genci yanına oturtuyor. Ona bir iki soru soruyor:

– Ey genç, annen var mı?

-Var, ya Resulallah.

-Bacın var mı?

-Var, ya Resulallah.

-Başka birileri senin annenle ya da bacınla zina yapmak isterse razı olur musun?

-Olmam, ya Resulallah.

-Sen nasıl başkasıyla yapacaksın? …Hemen o genç dönüyor ve şöyle buyuruyor:

-O istek gönlümden gitti ya Resulallah.

 Peygamberimiz onun sırtını okşadı, ona nasihat etti. Nazar etti, onun gözünün içine. Onun kalbine nazar etti.

Bir mürşidi kâmil de müridini karşısına aldığında ders verdiği zaman onun kalbine nazar eder. O mürşidi kâmil diyor ki:

“Ya Rab!

Bu kulunu nefsi emmarenin elinden kurtar.”

Müridin kurtuluşu için gece gündüz çalışır. Ehli tasavvuf, bir mürşidi kâmile intisab etmenin vacip olduğunu ifade eder. Bunu kim söylemiş? Şah Abdulkadir Geylani (ks). Çünkü sen nefsine doktorluk, hakemlik yapamıyorsun. Sen o mürşidi kâmili hakem yapacaksın, nefsinle ona teslim olacaksın. O senin nefsini ıslah etmeye çalışacak. Çünkü Allah dostlarının sözleri Allah indinde geçerlidir. Mürşidi kâmil şöyle dua eder: “Ya Rab! Şu kullarının nefsi emmaresini öldür. Nefsi mutmainneler nasib eyle, nefsi raziye nasib eyle.” Bir de nefsi safiye var, o da Peygamberlerin nefsi. Allah’ım bizleri nefsin, şeytanın tuzağına düşürme.

Bir mürşid-i kamil bulup ona intisab etmek, onun terbiyesi altına girmek bir nimettir. Bu nimet değil mi? Bir mürşide intisab edenler, çeşitli vilayetlerden, uzak yörelerden, tatilinden, istirahatından fedakârlık yaparak menziller aşıp mürşidini ziyarete, sohbetini dinlemeye geliyor. Halbuki onun arkadaşları meyhanelerde, batakhanelerde, meyhanelerde, eğlence yerlerinde berbat olup gitmişler. İşte bu nimetten diğer insanları da haberdar etmek, onların da nasiplenmesini sağlamak için çalışalım, İslam’a çalışalım, Allah’ın tevhidini yayalım.

Bir gün Efendim Hayri Baba Hazretleriyle bir yola çıktık İstanbul’da. Bir yerden bir yere gidiyoruz. O zaman arabam yok. O zaman fakir zamanım, param yok. Cebimde Efendim’e araba, taksi tutup da onu bir yerden başka yere götürmeye gücüm yok. Koluna giriyorum. Seksen yaşında; bir elinde baston, bir elinde de Mustafa Hoca, koluna girmiş. O arabadan o arabaya, oradan oraya, dört beş vesait değişerek varacağımız noktaya gidiyoruz. Bir gün Karaköy yeraltına ineceğiz merdivenlerden. Vapurdan inip taksiye binecek Zeytinburnu’na gideceğiz. O merdivenlerde: “Evladım dur, kalbim çarpıntım, burada biraz dinleneyim” dedi. Dikkat buyurun; “dinleneyim!” Bir elinde baston, bir kolunda da Mustafa Hoca. Dayana dayana gidiyor, ayakta bile duramıyor. Hem kalbi var, hem de bacaklarında romatizmaları var. Bir sürü hastalık; şekeri var, tansiyonu var.

Fakat bu muhterem zat evde durmuyor. İşte orda başımdan külahımı çıkarıp altına serdim, taşın üzerine oturttum. Cebinden kalp haplarını çıkarıp bir iki tane içti ve dedi ki: “Evladım, ne zorum var ki, evimden çıkayım? Rızaullah için çıkıyorum. Allah’ın tevhidini yaymak için çıkıyorum. İşte burada kalbim tuttu, gidebilirim. Fakat ben bu istirahattan fedakarlığı Allah için yapıyorum. Allah’ın tevhidini yayıyorum.” İşte onların mirası, geride bıraktıkları binlerce İslam’a gönül vermiş müslümanlardır, onların oluşturduğu cemaatlerdir. İşte onlar bizi miras bıraktılar. Öyle bir zat, o yaşta, o hastalıkta çalışırken, sen nasıl durursun?

Onların mirasından bir hatıra daha anlatayım. Sefaköy’de görevliydim. 1980 öncesi anarşinin, terörün en yoğun zamanları. Ağabeyim köyden gelmiş, misafirimdi. Öğle yemeğini yedik evden çıktık. Benim cami okulla bitişik, hemen okulun karşısında. Sağdan soldan kurşun yağmuruna tuttular bizi. Ecel gelmemiş. Uzatmayalım, polis geldi birşey bulamadı. Neticede Efendim Hazretleri bunu duymuş; ‘Mustafa Hoca’yı öldürmek için kurşunlamışlar.’

Sadık bir müridi, mürşidi kâmilin nazarında nedir bilir misin? Bu mürid onun gözünde bir pırlantadır. Birgün ziyaretine gittim, arkadaşımın arabasıyla. Arkamda namaz kılan cemaatimden bir iki kişi de arabaya bindiler. Hayri Baba, ölüm döşeğinde yatıyor. Elini öptüm, yanına oturdum. Arkadaşlar da ziyaret ettiler, oturduk. Hemen;

– Evladım, sana kurşun atanlar meydana çıkmadı mı?

– Hayır Efendim, dedim.

– Çıkması lazım –dikkat buyurun- çıkması lazım evladım, deyince

– Çıkmadı Efendim, dedim.

– Bir kalem, bir kağıt al eline şu şu esmaları yaz, dedi.

Ben kalemi, defteri alıp esmaları yazmaya başladığım zaman, o cemaatimden biri feryat etti:

–   Ne yapıyorsun? o esmaları okuduğun zaman adam helak olur. Hayri Baba’nın(k.s)  kulakları ağır işitiyordu.

–   Bu adam bize karşı mı çıkıyor? Dedi.

–   Evet, dedim.

–   Mustafa Efendi’ye kurşun atanlardan biri de sensin, dedi Hayri Baba.

O arkadaş bir hafta on gün içerisinde menenjite yakalandı, öldü gitti. Beni, hocam gelsin diyerek hastaneye yanına çağırmıştı. Bana: “Hocam, Hayri Baba’nın şamarını yedim.” dedi.

Öz anne-baba bile bir mürşit kadar sevmez evladını. Çünkü o, ‘Allah’ diyor, ‘Lailaheillallah’ diyor. O mürşidi kâmil seni Hak için seviyor, Allah için seviyor. Onun için, yolumuza devam, zikrullaha devam. Cenab-ı Allah, kötü insanların fitnesinden, şerrinden, bizleri korusun. Cenab-ı Hak, alem-i İslamı korusun.

Allah’ın salih kullarını sevmek, güzel amellerinden dolayı onları övmek, Allah’a yaklaştırır. Allah’ın velileri, sıfatları şu ayette zikredilen kimselerdir: “Onlar ki, iman ettiler ve takva sahibi oldular.” Salih kimselere muhabbet etmek imanın alametlerindendir. Çünkü müslüman, onları severken Allah’a itaatlerinden dolayı sevmektedir. Öyle ise onları sevmek, Allah rızasını kazanmak gayesine yönelik olmalıdır. Onlardan hoşlanmamak imanın noksanlığının ve bulanıklığının işaretidir. Bu yüzden Hadis-i Şerif’te;

“Ensarı sevmek imandandır” diye varid olmuştur. Zira Ensar, Allah’ın salih kullarıdırlar. Kim onları severse imanından dolayı sevmiştir. Onlara buğz etmek de imanın zayıflığını gösterir.

Özü, sözü doğru, içi dışı bir Allah’a tam manasıyla itaatkâr insanlara o kadar muhtacız ki! Onların huzurlarında maneviyatın letâfetini, güzelliklerini yudumlarız. Böyle insanlar pek ender yetişir. Fakat yetişenlere rastladığımızda onların kıymetini bilelim. Onlardan istifade edelim ki gönüllerimiz nurla dolsun. Gerçek mutluluğu ancak bu sayede tadarız. İkiyüzlülükten, sahtekârlıktan, karanlıktan başka türlü kurtulmak bir hayal olsa gerek.

Durmadan kalbinde yer ver kâmile.

Gönlün olsun dâima âriflerle.

Çekmek isterken gönül kalb ehline,

Ten sürükler ferdi çirkef seline.

Kalbe, arif sohbetinden ver gıda.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top