Müridin Şeyhine ve Tarikatına Vazifeleri ve Halleri Nelerdir ?

Müridin Şeyhine ve Tarikatına Vazifeleri ve Halleri Nelerdir ?

Daha evvel de bahsi geçmişti. Herhangi bir tarikata girip bir mürşidden ders almaya karar veren müridin her şeyden evvel doğru olması doğruluğu kendisine şiar edinmesi şarttır. Yani bu işin, bu yolun başlangıcı doğruluktur diyebiliriz.

Nitekim Cenab-ı Hakk Zül Celal Hazretleri Resulü’ne dahi ”Ey Habibim sana emrolunan yolda doğru istikamette ol.” diye vahyetmiştir. Müridin istikameti de dosdoğru olmalıdır ki tarikatına, şeyhine ve bütün insanlığa hizmet edebilsin.

Bahsedilen doğruluktan murad, zor da olsa şeriatın, Allah’ın emir ve yasaklarının tümüne cem’an boyun eğmek, kabullenmek, yaşamaya çalışmaktır. Mürid bu doğruluk çerçevesinde tarikata girdiği zaman yol alması çok kolaylaşır. Ama doğruluktan ayrıldığı veya şüphelere düştüğü taktirde bu yolda ilerlemesi, menziline varması çok zorlaştığı gibi zamanın büyük bölümünü zayi etmiş olur. Yerinde saymaktan başka eline bir şey geçmez.

Bu sebeplerdendir ki bütün tarikat meşayihi, müridlerine hatta bütün insanlığa ilk tavsiyeleri daima doğruluk olmuştur. Şeyhim Hayri Baba Hazretleri Rahmetullahi aleyh bizlere daima “Evlâdım müridin ilerlemesi yol alabilmesi için doğruluk ve teslimiyet şarttır” derdi.

Müridin doğruluğu iki çeşittir:

Birincisi: Doğruluğu kendi ruhunda kendi nefsinde yaşaması, Allah’ın bütün emirlerini ve yasaklarını kendi nefsine kabul ettirmesi, zor da olsa ağır da olsa bu emir ve yasakları kendi nefsinde yaşamasıdır.

İkincisi: Bahsedilen bu doğruluğu Allah’ın emir ve yasaklarını elinden geldiği kadar başta ailesine ve çevresine yaşatmaya çalışmasıdır. Mürid, mensubu olduğu tarikatına dört elle sarılacak toz bile kondurmayacaktır. Mürid bilmelidir ki girdiğim bu tarikat beni Allah’a yaklaştıracak yegane, tek yoldur. Yine mürid, bilmelidir ki ben layık olduğum taktirde girdiğim bu tarikat beni layık olduğum en yüksek derecelere kadar yükseltir.

Mürid, şeyhine de maddi ve manevi gönül bağıyla bağlanacak. Mürşidini zamanın maddi ve manevi bütün ilimlerini bünyesinde toplamış biri olarak kabul edecek, Her konuda mürşidini kendisine yeterli görecek, Yunus’un dediği gibi “Benim şeyhim beni Hakka götürür” diyecektir. Şeyhini ve tarikatını şeriat ölçülerinde ilmî olarak bütün zeminlerde koruyacak, anlatacak, gerektiği yerde aynı ölçülerde savunmasını da bilecektir. Şeyhinin bütün sohbetlerini dinlerken hep şu düşüncede olacak: “Şeyhim bu sohbetleri ile bu sözleri ile hep benim nefsime hitap ediyor, hep benim nefsimi ıslah etmeye çalışıyor.”

Mürid, şeyhinin zatı ile ilgili veya ailesi ile ilgili araştırmalara, hatalara, acabalara girdiği taktirde yol alması çok zorlaşır. Çünkü o müridin nefsi ve şeytanı, araştırdığı süre içinde kendi hatalarını ve eksikliklerini şeyhinde imiş gibi gösterir. Çünkü mürşidler bir ayna misali gibidirler. O aynaya ne gözle ne niyetle bakarsan ondan başkasını göremezsin. Bu sebeplerden dolayıdır ki mürid hatayı, kusuru, eksikliği daima kendinde görecek ve kendinden bilecektir.

Ben layık olursam benim şeyhim beni layık olduğum yere veya varmak istediğim hedefe ulaştırmaya gücü yeter, şuurunda olacaktır.

Tasavvuf ilmi, şeriatın iddia makamı, olağanüstü halleri bilme ve yaşama makamıdır. Şeriatın kullara getirdiği, bildirdiği şey, özün özüdür.

Tasavvuf, şeriatın, kullara karşı benlikten soyunma, yokluğu kabullenme, nefsi ıslâh etme makamıdır. Dolayısıyla tasavvufa gönül vermiş bir insan, şeriattaki özün özünü iddia eden, benliğinden soyunan, yokluğu kabullenen, bütün sebepleri ortadan kaldırarak o sebeplere takılmadan müsebbibini arayan, arzulayan kısaca müridliği talebeden bir insan durumuna geliyor. Yani zahirî mahkemelerde nasıl iddia makamı var ise batındaki iddia makamı da müridliktir, diyebiliriz. Mürid, bir mürşidden el aldığı zaman “Ben nefsimi ıslah etmeyi, tarikattaki olağanüstü halleri bütün zorluklarına rağmen yaşamayı ve bilmeyi, benliğimden soyunup yokluğu kabullenmeyi, bütün sebepleri ortadan kaldırarak gerçek müsebbibe varacağımı iddia ediyorum” demektedir. Bir mürşidden el tutan müridlerin hepsi bu şuurda olmasalar da işin özü budur.

Bu yazdıklarımızı okuyan bir kısım insanlar müridliği her şeyden elini çekip bir köşede ömür tüketmek babından anlayabilirler. Biz yazdıklarımızda bunu iddia etmiyoruz. Aksine mürid bütün nimetlerden faydalanacaktır. Fakat bu nimetler kendisine hangi yoldan ve hangi sebepten ulaşırsa ulaşsın, şükrünü o yollara o sebeplere değil de yalnız ve yalnız o nimetleri bahşeden Allah’a yapmalıdır, diyoruz.

Müridliğin ne olduğunu en güzel bir şekilde Muhyiddin Arabi Hazretleri şöyle açıklar:

“Mürid: baktığına Allah için bakar, gördüğü her şeyi Allah için görür.

Mürid: Yüce Hakk’ın emri karşısında nefsinden gelen istek ve arzuları bırakır.

Mürid: Bilir ki varlık alanına çıkan her şey Allah’ın emri ile çıkar. Başkalarının arzularına göre değil.

Mürid: Kendi arzusunu Yüce Hakk’ın arzu potasında eritir. Artık müridin Allah’ı arzu etmekten başka dileği yoktur.

Mürid: Baktığına Allah için bakar, gördüğü her şeyi Allah için görür de mana, Allah’ın rızası olan Allah’ın hoşnutluğu olan hallere, işlere kendisini adar.”

Allah’tan gayrı hiç bir şeyi ,görmez çünkü gerçek bir müridin tek muradı Allah’tır. Gönlünde başka hiçbir murad taşımaz, taşıyamaz.

Nitekim bir hadis-i kutsîde Cenab-ı Hakk (c.c.) şöyle buyuruyor: “Kulum benim rızamdan ayrılmadıkça ben o kulumun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, işiten kulağı olurum. “ İşte mana budur.

Mürid, daima Allah’ın emirlerini, nefsinin istek ve arzularının önünde tutar. Nefsi bir şeye meyletti mi, bir şeyi arzuladı mı bakar ve düşünür. Bu meyilde, bu arzuda Allah’ın rızası var mı? Eğer yoksa hemen o arzuları bırakır. Varlık alanındaki her şey ama her şey Allah dilerse meydana gelir. Kulların istemesi dilemesiyle değil. Onun için müridin kullardan hiçbir beklentisi olmaz. Bütün beklentisini bütün isteklerini Allah’tan bekler, Allah’tan ister.

Mürid, kendi arzularını Yaradanının ondan bekledikleriyle karşılaştırır ve görür ki, Allah’ın arzusunun dışında hiç bir şey olmuyor. O zaman kendi arzu ve heveslerini terk eder Yüce Hakk’ın arzu potasına girer ve kendi istekleri o potada erir. Bir zaman gelir ki müridin tek arzusu, tek dileği, tek isteği Allah (c.c.) olur.

Yunus Emre Hazretleri bu konuya şu mısralarıyla ne güzel açıklık getirmiş:

Cennet cennet dedikleri,

Bir kaç köşkle bir kaç huri,

İsteyene ver onları,

Bana Seni gerek Seni.

İşte müridliğin hakikati Yunus’un bu mısralarında gizlidir. Akl-ı selim sahibi müridler bu hakikati arar, bulur. Aklı selim sahibi olmayana da ne desek boştur.

Yine başka bir beyitinde de derviş Yunus, müridin arzusunun isteğinin sadece Allah olması gerektiğini bizlere çok açık bir şekilde beyan ediyor ve şöyle inliyor:

Beni bende demen,

Ben ben değilem,

Bir ben vardır bende,

Benden içeru.

Evet hakikat kapılarının ardına kadar açılmasını isteyen müridin, Yunus’un bahsettiği “Bendeki beni” bulması gerek. Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvarmalıyız:

“Yarabbi basiret gözlerimizi aç, bizlere hak ve hakikatleri göster.”

Günümüzde belki de milyonlarca insan şeyhlere, mürşidlere intisab eder. El alır, tövbe alır, ders alır. Herkes ders alabilir, herkes intisab edebilir. Ama herkes mürid olamaz. Ders alan, intisab eden kişinin mürid olabilmesi için ilk önce kendi cüz’î iradesini, cemalini dileyerek Cenab-ı Hakk’ın külli iradesine terk etmesi gerekir. Tek arzusu mürşidin vesilesi ile Cemalullah yani Cenab-ı Hakk’ın cemali olmalıdır. Yoksa eline bir ders kağıdı alıp, diğer taraftan nefsinin heva ve heveslerinden kopamayan bir insanın sadece aldığı ders kağıdına güvenerek bende mürid oldum demesi yanlış olur.

Nitekim Cenab-ı Hakk (c.c.) Hazretleri kullarının amellerindeki azlığa veya çokluğa hiçbir zaman itibar etmez. Allah (c.c.), kulunun amellerinin devamlı olup olmadığına ve o amelleri ömrünün sonuna dek götürüp götüremeyeceğine itibar eder. Yoksa devamlılığı olmadıkça, amellerin az ya da çok olmasının Allah indinde hiçbir değeri ve manası yoktur. Bununla birlikte bir de Cenab-ı Hakk bu amellerde ihlas, şuur ve kendi rızasına uygunluk arar. Bunlar var ise ne ala, yoksa nasıl ki her amel işleyen ihlas, şuur ve rızaullahtan uzak bu amelleri yaptığı sürece gerçek bir kul olamıyorsa aynı şekilde ihlassız, şuursuz ve de teslimiyetsiz bir şekilde her ders alan da maalesef hakiki bir mürid olamıyor.

Bu konu ile ilgili sözlerimizi Allah dostlarından birisinin ibret verici bir menkıbesi ile noktalamak istiyoruz.

Yaşadığı zamanın en büyük Allah dostlarından biri olan bir mürşid-i kâmile, zamanın sultanı, manevi alanda Devlet’e çok faydaları dokunduğundan dolayı ödüllendirmek ister. Kendisine ne dilerse yerine getirileceğini söyler. O mübarek de: “Sultanım der, bana intisab etmiş olan müridlerimi devletin askerlik, vergi vb. görevlerden muaf tutarsanız müridlerime maddi ve manevi sahada daha rahat hizmet edebilirim, daha rahat bir şekilde onları yetiştirebilirim.” Sultan, mürşid-i kâmilin, o Allah dostunun bu arzusunu derhal kabul eder. Fakat gel gör ki, gel zaman git zaman bu zatın müridlerinin vergi vermediklerini, askere alınmadıklarını duyan ahali akın akın gelerek o Allah dostuna intisab ederler. Öyle bir zaman gelir ki artık vergi verecek, asker olacak hemen hemen hiç kimse bulunamaz olur. Zamanın padişahı bu rahatsız edici durumu mürşide iletir. Ve buna bir çare bulunması gerektiğini arz eder. Padişahın haklı olduğuna kanaat getiren o Allah dostu bu durumda bir çare bulur. Geniş ve düz bir araziye bir çadır kurar. Kimseden habersiz çadırın içine de bir koç getirir. Daha sonra bütün müridlerinin bu arazide toplanmasını, kendilerine çok önemli şeyler açıklayacağını duyurur.

Gayet merak eden müridler apar topar çadırın etrafında toplanırlar. Şeyhe bütün müridlerinin geldiğini haber verirler ve Allah dostu çadırın önüne çıkar, oradaki insanlara hitaben konuşmaya başlar, der ki:

“Ey nas, artık imtihana tabi olup irşad zamanı gelen müridlerimi seçeceğim. Bir gönüllü gelsin, çadıra girsin.” Neticede bir gönüllü müridi seçer, çadırın içine alır. İçerideki koçu önceden sakladığından o müridi de koçtan habersizdir. Bıçağını çekerek o müridine kendisini Allah için kurban etmesi gerektiğini söyler. Mürid de, “Efendim madem öyle istiyorsunuz Allah ‘ın bana emanet verdiği bu canımı yine onun için kurban olacaksa feda olsun” der. Müridin bu cevabı üzerine hakikati ona açıklar. Birlikte çadırın içindeki koçu, kanı dışarıya akacak şekilde yatırıp keserler. Bu arada dışarıda merakla bekleşen ahali çadırın altından akan kanı görünce telaşla oradan uzaklaşırlar. Belli bir zaman sonra şeyh içerdeki müridine, çık bak bakalım kaç kişi kalmış, der. Mürid dışarı çıkar bir de bakar ki, dışarıda diz çökmüş oturan bir tek kadından başka kimse yok. Durumu şeyhine aktarır. O Allah Dostu da bu durum karşısında padişaha haber gönderir ve derki: “Sultanım bizim gerçek manada bir buçuk müridimiz varmış, diğerlerinden dilediğini askere alabilirsin, vergilendirebilirsin.”

Cenab-ı Hakk bizleri o bir buçuk müridin şuuruyla şuurlandırsın.

Eşşeyh Hacı Hafız Mustafa ÖZGÜR (K.s)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top