Mümin Kul

blogMuhterem kardeşlerim! Allah’a nihayetsiz hamd-ü senalar olsun ki, bizleri tekrar tekrar bir araya getiriyor. Bir arada oturup zatını, varlığını, birliğini zikretmeyi ve birbirimizin simalarına bakmayı bizlere nasip ediyor. Elhamdülillah.

Derse geçmeden önce şöyle bir düşünelim; Cenâb-ı Hakk bizlere ne tür nimetler nasip etmiş? Şu anda bir takım insanlar kahvehanelerde, meyhanelerde toplanmış içki içiyorlar, Allah ve peygamberinden habersiz, dinini, imanını kaybetmek üzere… O batakhanelere kendilerini kaptırmış orada perişan halde delirmiş gibi nâra atıp duruyorlar. Bir de kendi bulunduğunuz yeri bir düşünün ki şu anda nerede bulunuyorsunuz, ne ile meşgulsünüz? O zaman sizinle onlar arasındaki farkı anlarsınız. Artık bu nimete karşılık gece sabahlara kadar başlarımızı secdeden kaldırmasak yine de yeterince şükretmiş olmayız. Bu genç yaşınızda 21. yüzyılın bu şerli sokaklarından, şerli insanların arasından sıyrılıp zikir meclislerine, sohbet halkalarına, dinî meclislere gelmek; ne büyük nimettir, biliyor musunuz kardeşlerim?

Bunu hiçbir zaman unutmamalısınız, bu nimetten hiçbir zaman gâfil olmamalısınız! Oturduğunuz yeri, bulunduğunuz mevkîi bileceksiniz. Şimdi dersime geçiyorum.

Esteîzubillah.  Cebrail (aleyhisselam) buyuruyor: “Bizden her birimizin belli bir makamı vardır.”İnsanoğluyla meleklerin arasındaki farka bir bakın! Her meleğin bir makamı var. O makam, değişmez. Aynı mevkide aynı makamda aynı ibadet ve taatte devam eder. Onlar imtihan edilmedikleri için onların dereceleri hep aynıdır.

Fakat insanoğlu meleklerden çok farklı… İnsanoğlunun yapmış olduğu ibadet ve taatini, rükûunu, secdesini, kıyamını, orucunu, zekâtını, haccını, infakını bir düşünün… İbadet ve taatlerinin farkına bir bakınız. Kul Rabbına secde ettiği zaman Cenâb-ı Hakk kuluyla Zatının arasındaki bütün hicapları, engelleri kaldırıyor.  Kul o kadar yüceliyor ki, -dikkat buyurun- kul, o kadar yüceliyor ki, Rabbine yaklaştıkça yaklaşıyor. Fakat bu yaklaşma, fiziksel bir yaklaşma değil, manevî bir yaklaşmadır. Yani hiçbir hicap, mani kalmıyor aralarında. Kulun başını secdeye koyması, kıyamda, kıraatte veya kuudda bulunması, daima Cenâb-ı Hakk ile karşı karşıya olması demektir. Kul Rabbına ibadet ettikçe rütbe ve derecesi artıyor. Rabbının indinde meleklerden de üstün oluyor. Artık bu nimet nasıl inkâr edilir?

Cenâb-ı Hakk yaratılan varlıklar arasında en üstünün insanoğlu olduğunu bildiriyor. Çünkü Allah (c.c) sadece insanoğluna ruhundan üflemiş, sadece onu kendine halife tayin etmiş. Peygamberleri insanoğludan seçmiş, göndermiş. Cenâb-ı Hakk kelamını onların diliyle insanlığa ulaştırmış, onlar vasıtasıyla nizam koymuş, kullarını ikaz etmiş, kötülüklerden sakındırmış. Peygamberlerden sonra da veliler, âlimler, mürşitler göndermiş. Yani Cenâb-ı Hakk hiçbir zaman kullarını yalnız ve yardımsız bırakmamış.

Kıyamete kadar veliler, mürşitler, âlimler var olmaya devam edecekler. Ne zamanki yeryüzünde âlimler kalmaz, ne zamanki yeryüzünde veliler yok olur, ne zamanki dünyada Allah’ı zikreden insanlar biter ve “La ilahe illallah, Muhammedun Resûlullah” diyen kimse kalmaz, işte o zaman kıyametin vakti gelmiştir. Peygamberimiz  (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Lâ ilahe illallah diyen bir kişi bulunduğu sürece kıyamet kopmaz! Dikkat buyurun bu nimet kime nasip olmuş? Gece gündüz ağlayıp Allah’ı zikredenlere, gözyaşı dökerek Cenâb-ı Hakk’a yalvaranlara, yakaranlara…

Dünyadaki şu nizama, şu düzene bir bakın. Çarşısı, pazarı bozuk, caddesi evleri bozuk, hanları, hamamlar bozuk. Nedir bozukluğun sebebi? Bu sistem, bu düzen, bu kanunlar Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin ve hükmünün dışında olduğu için her şey bozuk gidiyor. Mekanizma çalışmıyor. Ne zamanki insanlar Cenâb-ı Hakk’ın hükmünün, emrinin altına, bayrağının, sancağının gölgesine girerse, Allah’ın hükmünü icra edip, Allah’ın nizamını, kanununu kullara bildiren biri çıkarsa –inşallah- o zaman şu insanlar, şu millet huzura kavuşur. O zaman Allah’ın lutfettiği o büyük makama layık oluruz.

Hiç birimiz gerçek anlamda huzurlu değiliz. Her ne kadar toplanıp Cenâb-ı Hakk’ı zikrettiğimizde, kısa bir müddet huzura kavuşsak da, evlerimize vardığımız zaman huzurumuz bozuluyor. Niçin? Çünkü bazısının hanımı namaz kılmıyor, bazısının beyi kahveden çıkmıyor, bazısının kızı tesettüre yanaşmıyor, bazısının oğlunun içki-kumarı var. Yani mutlaka hepimizin evinde huzurumuzu kaçıracak bir şeyler var. Hepimizin evinde bozukluk var. Hülâsa hepimizin evinde insanların kurduğu bu sisteme uyan var. Sen zikrullahta ne kadar Allah diyip huzura kavuşsan da, ne kadar Cenâb-ı Hakk’la karşı karşıya gelip, gözyaşları akıtsan da, dışarı çıktığın zaman değişiyorsun. Tabiî ki insanda o hal devam etmez.

Sen zikir meclislerinde oturup gözyaşı dökünce, dini sohbetleri dinleyip Cenâb-ı Hakk’ın hüküm ve emirlerini duyunca, vücudun, kalbin vecd haline geçer. Meclisten ayrıldıktan sonra ruhundaki, kalbindeki bu hal zâil olur. Çünkü sen melek değilsin, beşersin. Beşerin düşünceleri, hissiyatı sürekli değişir. Çünkü insan kalp sahibidir. “Kalp” ise değişme, Arapçada alt-üst olma anlamına geliyor.  Zikir meclislerinde elde ettiğin o huzurun, o neşen, o aşkın, o feyzin, o muhabbetin, o vecd halin, evine vardığın zaman bir rüzgar gibi eser gider. Evde karşılaştığın saydıklarımızdan hangisiyse, sisteme ve düzene uyan o kimse, o şey, senin huzurunu bozuyor.

Hepimizin evleri bozuk, hepimizin haneleri virâne… Öyle değil mi kardeşlerim?

Hiçbir şahıs dört dörtlük değil, olamaz da. Çünkü düzen bozuk, çarşı bozuk, pazar bozuk. Sen çocuğuna yirmi dört saat dini terbiye versen de, dışarı çıktığında bir saat içerisinde hepsini bozuyor, hepsi silinip gidiyor. Biz gece gündüz yalvarıyoruz; ya Rabbi bu kapitalist, dinden uzak düzeni başımızdan defet, bu düzeni ıslah et diye…

Bu sistem nasıl düzelecek?

Bugün bir kaç kardeşimiz ziyaretimize gelmişti. Bu mevzulara temas ettik. Kur’an-ı Kerim’e topyekûn uymadıkça bu durum düzelmez. Zaten dualarımız da bozuk. Dualarımızı da tam manasıyla yapamıyoruz. Çünkü kalple dil henüz birleşmemiş, kalple dil ayrı ayrı. Bu dua kabul edilmez kolay kolay, geri döner. Dua ettiğin zaman, ibadet yaptığın zaman, ellerini Rabbine açtığın zaman, ya Rab dediğin zaman, tüylerinin diken diken olması, vücudunun tir tir titremesi lazım. O zaman Cenâb-ı Hakk senin duanı reddetmez. “Lebbeyk kulum!” der sana. “Lebbeyk kulum der!” ve duanı kabul eder. Fakat ben dua ediyorum, kulaklarım bile duymuyor. Allah Allah!? Nedir bunun sebebi? Kalple dil ayrı!!! Ondört asırdır Müslümanların okuduğu Kur’an’ı ben de okuyorum… Kur’an azalarıma, kalbime işlemiyor. Demek ki dille kalp, henüz birleşmemiş. İşte mesele bu, Müslüman kardeşlerim!

İnsanların kurduğu bu sistemde Allah’a tam anlamıyla kul olmak çok zordur. Allah inancı olmayan bir yerde düzen olur mu, nizam olur mu, ahlak olur mu? Ne olur orada; hırsızlık, anarşi, zina olur. İnsanların can, mal ve namus emniyeti kalmaz. Huzur istiyorsak Kur’an’a teslim olmalıyız.

Allah’ın huzuruna vardığın zaman, Cenâb-ı Hakk inkâr edenlerle birlikte seni de şah damarından yakalayacak. O kâfirlerle, Nemrutlarla, Firavunlarla, Ebu Cehillerle beraber seni de yakacak. Ama Cenâb-ı Hakk’ın onları yakacağına da inancın yok. Allah’ın Cennetine, Cehennemine de inancın zayıf.

Hoca efendinin birisi, ben görevliyken, benim camiye vaaza gelirdi. Kulakları çınlasın, kardeşimiz vaazlarında sık sık şunları söylerdi: “Hele kabre gir, Cennet var mı, Cehennem var mı, Allah var mı, yok mu, görürsün. Peygamber var mı, yok mu? Sual melekleri var mı, yok mu? Münker ve Nekir Hakk mı, değil mi? Kabre gir, görürsün. O iki sorgu hâkimi gelir, -“Rabbin kim?” dediği zaman anlarsın. O zaman ne diyeceksin? –“Ya Rabbi, beni dünyaya geri döndür.” Sen dünyaya bir daha dönemezsin, senin bitti işin, dünyan yıkıldı.”

Cenâb-ı Hakk îmanlarımızı, inançlarımızı, ihlâslarımızı, muhafaza eylesin.

Değerli kardeşlerim! Şu sistemin içerisinde, müslümanın dinini, imanını, ırzını, namusumu, hayâsını, iffetini, korumak ne kadar zor. Kızımızı, karımızı, bacımızı çarşıya-pazara gönderdiğimiz zaman, gelinceye kadar kalbimiz çarpmıyor mu?

Çarşıda, pazarda alış-veriş yapanların çoğu, zehirli eller, hain eller, hain gözler. Bu bir gün düzelecek inşallah, bir gün düzelecek. Tezgâhlar, sistemler, nizamlar… Hepsini Allah düzeltecek. Allah bizlere de göstersin. Neslimize, çoluğumuza, çocuğumuza yaşatsın o günleri. Amin!

Cenâb-ı Hakk (celle şanuhû) ehl-i iman, ehl-i namaz, ehl-i salat, ehl-i zikir, ehl-i takva, ehl-i İslam’ın derecesi ile meleklerin arasındaki dereceyi ayet-i celile de ifade ediyor. Yani melekler, her birisi bir makam da, yükselmez alçalmaz. Fakat insanoğlu, Allah’ın dinini yaşamak için çalıştıkça ibadet ettikçe, Onu sevmek için gayret ettikçe, Allah’a yaklaşıyor. O da rahmetiyle kulunun derecesini arttırıyor. Meleklerin fevkine çıkarıyor. Neticede Allah dostluğuna kabul ediyor, veli bir kul oluyor. Allah bizleri de o kullarından eylesin. Amin!

Değerli kardeşlerim, sohbete başlamadan önce de arz ettim, sizler, bizler, nerede bulunuyoruz? Meyhanelerde, kahvehanelerde, batakhanelerde bulunanlarla bizler arasındaki farkı artık siz aklıselim kardeşlerimin takdirine sunuyorum. Aklıselim olarak düşünün. Şuurlu olarak düşünün ve bu meclislerden uzak kalmayın. Bu meclislerden ayrılmayın. Cenâb-ı Hakk ölünceye kadar bizleri bu sohbet ve zikir meclislerinden ayırmasın. Amin!

Bu nimetin şükrünü ise ancak bu yolda çalışmakla eda edebiliriz. İnsanları bu yola davet etmekle ancak, bu yolun büyüklüğünü takdir etmiş oluruz. Zira emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker, yani iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek sadece insanoğluna nasip olmuştur. Bu ibadet insanı Allah‘a en çok yaklaştıran, insanoğlunu meleklerden de üstün hale getiren en önemli ibadetlerdendir. Çok az bir kısmı hariç meleklerin böyle bir görevi yoktur. Onlar sadece insanlara dua ederler. Ama biz insanoğlu olarak, bir taraftan insanlığın kurtuluşu ve hidayeti için dua ederken, diğer taraftan insanların hidayeti için elimizle, dilimizle, malımızla canımızla mücadele ediyoruz.

İstanbul’da hanımlar çok güzel çalışıyorlar. Hanımlar erkeklere göre hizmet etmeye daha müsaitler. Sadece İstanbul’da 28 yerde zikrullah meclisi var. Bu ay içerisinde hanım evlatlarımızın, kardeşlerimizin sohbetlerini geziyorum. Her gittiğim yerde 200-300’ü aşkın cemaat oluyor. Bazı yerlerde haftada iki defa zikrullah yapılıyor. Hangi sohbete gitsek, gördüğümüz manzara sevindiriyor bizi Elhamdulillah. Göz kamaştırıcı kalabalık. Güzel bir birlik ve beraberlik. Bu manzara beni çok sevindiriyor. Gelecek nesiller adına çok ümitliyim. Çünkü kadın evin asıl terbiyecisi. Çocukların asıl hocası.

Hanım evlatlarımız melekleri gıpta ettirecek şekilde harıl harıl çalışıyorlar. Mesela genç bir hanım kızımız liseyi bitiriyor. Bu hanım kızımıza izin ve müsaade veriyoruz, arkadaşlarını zikre getiriyor, sohbete getiriyor. O da hanım kız arkadaşlarını davet ediyor. Cenâb-ı Hakk nasip ediyor, her tarafa ellerimiz uzanıyor. Kars’tan Edirne’ye kadar tarikatımız, zikir halkalarımız her tarafta kurulmaya devam ediyor, biiznillah.

 Allah nasip ederse yakında Almanya’ya gitme durumum var. Almanya’dan bize çok rica ediyorlar. Bir taraftan Hamburg şehri istiyor. Bir taraftan Hannover şehri. Cenab-ı Hakk nasip ederse gideceğiz. Orada da zikirlerimiz devam ediyor. Orada daha yoğun bir çalışma var. Bazı yerlerde, camide vaaza çıkıyorum, cemaatin çoğu bizi tanıyor. Kürsüden cami cemaatinin tamamına ders verdiğimiz oluyor. Bir kişi dahi itiraz etmiyor. Bütün bunlar bizleri mutlu ediyor.

Çok çalışmamız lazım. Bakınız ben bir kişiyim. Siz yüzlercesiniz. Her gelen bir arkadaşını getirse, her genç bir kardeşini getirse, bu cemaat şaha kalkar biiznillah. Namaz kılmıyor, abdest almıyor olsa dahi davet etmek lazım. İslâm cemaati, tarikatler hep böyle teşekkül etmiş, gelişmiştir. Öyle zamanlar olmuştur ki, arkadaş arkadaşını ikna etmek için çok uğraşmıştır. “Ya benim abdestim yok, taharetim yok, ben nasıl gelirim? Sen gel, bizim cemaat kabul eder seni. Bizim Hocamız kabul eder, bağrına basar seni.” Bu şekilde cemaate gelen, sohbet dinleyen çok kişi, artık bu cemaatin en güzel müntesibi olmuş, abdestinde, namazında kişiler haline gelmişlerdir. Güzel ahlak sahibi olmuş, etrafındakileri hatta çoluk-çocuğunu şaşırtacak kadar değişmiş güzelleşmiştir. Melek gibi hatta onlardan üstün derecelere nail olmuştur nice evladımız. Çoğumuz böyle başlamadık mı?

Çok acı durumlarla karşılaştığım da oluyor. Adama, “niye namaz kılmıyorsun?” diye soruyorum. “Hocam emekli olunca inşaallah kılacağım.” diyor. Ya emekli olmadan Azrail gelirse ne yapacaksın? Ben emekli olayım sonra canımı al mı diyeceksin? Azrail öyle hoca gibi hatır gönül dinlemez. Azrail karşına dikilince bitmiştir işin. O zaman ne yüzle gidersin, kabirde meleklere nasıl cevap vereceksin. Rabbının huzuruna çıktığın zaman ne diyeceksin? “Ya Rabbi ben geldim.” Geldin ama elin boş, yüzün kara geldin. Allah muhafaza buyursun.

 Cenâb-ı Hakk siz genç kardeşlerimize müjde veriyor. Kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde, yedi grup kimseyi kendi gölgesinde muhafaza edeceğini ve bunların ikincisinin, Rabbine ibadet ederek yetişen gençler olduğunu haber veriyor.

Cenâb-ı Hakk sizlerin ibadet ve taatlerinizi daim kılsın. Elhamdulillah gençliğinizde hem şeriatı yaşıyorsunuz hem de şeriatın en hassas şekilde hayata geçirilmesi olan tarikati yaşıyorsunuz. Sakın namazlarınızı ihmal etmeyin. Şeriatı yaşamayanın, tarikati olmaz. Şeriat köprüsünü geçemeyen, tarikata ulaşamaz. Ben namaz kılmıyorum ama günlük derslerimi çekiyorum” diyenleri duyuyorum. Bu anlamsız bir sözdür. Allah’ın farz namazını yerine getirmeyenin, derslerini çekmesinin bir anlamı yok. Beş vakit namazını kılmak mecburiyetindedir bir müslüman. Ondan sonra tarikata geçiş yaparsın. Şeriatı yaşamayan tarikata geçemez. İlla namaz, namaz, namaz! Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kızım Fatıma, kalk sabah namazını kıl. Peygamber kızıyım diye sakın güvenme. Namazsız seni kurtaramam.

Allah’ın şakası yok. Allah, en sevgili kulunu, Habibini bile uyarıyor. Onun hatalarına iltimas geçmiyor. Esteîzubillah; “kör bir kimse geldi diye (Peygamber) yüzünü asıp cevirdi. “Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler kimler, gerçekten yalancılar kimlerdir, bunların iyice belli olmasını beklemeden niçin onlara izin verdin?” Peygamberler ’in işledikleri günah bile değil. Buna rağmen Allah, “Habibim!” dediği peygamberindeki zelleyi bile görmezden gelmiyor. Hemen uyarıyor, ikaz ediyor. Ama bizlerin günahı çok. İnşaallah bu günahlarımızı da Habibi (s.a.v) hürmetine bağışlar. Ümit ediyorum, ye’se düşmüyorum. Peygamberimiz, dağların ağırlığı kadar, yerin göğün büyüklüğü kadar, kumların sayısı, denizlerin köpüğü adedince günahın olsa dahi, sakın Allah’ın rahmetinden ümidini kesme, diyor. Çünkü Allah’ın rahmeti her şeyden üstündür. Dilerse seni affeder.

Cenâb-ı Hakk cümlemize bulunduğu yerin, yürüdüğü yolun kıymetini bilmeyi nasip eylesin. Bu yolda çalışmayı, mücadele etmeyi müyesser kılsın. Cümlemize, çoluk-çocuğumuza, sıhhat, afiyetler ihsan eylesin. Bizleri güzel ahlaktan ayırmasın. Ya Rabbi, bu sohbetimizi kabul ve makbul eyle! Tesirini halkeyle ve hayatımıza yansıtmayı nasip eyle! Aşkını, feyzini, muhabbetini gönüllerimize ihsan eyle ya Rabbi!

Eşşeyh Hacı Hafız Mustafa ÖZGÜR (K.s)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top