Kendini Bilmek

Kendini Bilmek

Cenab-ı Hakk’a sonsuz şükürler olsun ki, Allah bizleri yaratmış. Kalplerimizi tevhidle tanzim etmiş. Gözlerimize Kur’an’a bakmak nasibetmiş.

 Dünyaya geldiği zaman secde halinde geldin. “Fıtratta her çocuk müslüman olarak doğar. Gayri müslimin çocuğu da anasından doğduğunda İslam fıtratı üzere doğar. Çocuk daha sonra ana-babasının dinini kabullenir. Anası babası müslüman ise onu müslüman yapar. Ana-babası hristiyan ise onu hristiyan yapar” buyuruyor Allah Resulü.

Allah akıl vermiş sana. İrade vermiş. İnsan dışında hiçbir varlıkta irade yoktur. İnsanoğluna irade vermiş. Tetiği çekersen öldürürsün adamı, çekmezsen öldürmezsin. Cenab-ı Hak buyuruyor ki; ‘tetiği çekersen, ölümü yaratırım, çekmezsen yaratmam.’ Ne kadar irade vermiş sana? Nasıl bir hürriyet vermiş görüyor musun? Sen dilersen camiye gelirsin, dilersen meyhaneye gidersin. İradeni kullanıyorsun. Ama hayvan öyle değil. Hayvanda o irade, o akıl, o şuur yok. Hayvan gider otlar otlar gelir. Aynen o başkalarına giden insan-hayvanlar gibi sağa sola gider, akşam sahibinin kapısına gelir. Fakat insan öyle değil.

“Allah insanı öyle güzel bir biçimde halketmiş” TİN: 4 Methu sena etmiş yaratmış. Hele ümmet-i Muhammed’i bütün ümmetlerin üzerinde üstün yaratmış.

İnsanoğlu bir imtihan sahası olan bu fani dünyaya denenmek için gönderilmiştir. Bir tarafta dünyanın geçici, aldatıcı lezzetleri ve bunları olanca gücüyle süslü gösteren şeytan; öte yanda çileli, zorlu ibadet hayatı: kulluk. Nefis ve şeytan ikilisi insanları rızık endişesiyle korkutarak onları Allah’tan alıkoymaya çalışır. Mal, mülk, evlat ve makam sevgisi insanların kalbini bürür, ordan Allah ve ahiret arzusunu çıkarır.

Kişi âkil-bâliğ olduktan sonra kendisini bir koşuşturmanın içinde buluverir. Farkında olmadan zaman, akıp gider. İnsan hayatı bir rüya gibidir çabucak geçer. Yüce Rabbimiz imtihan için mal verir, evlat verir, gençlik verir. Bir kısacık da ömür verir… Bazımız ölümü unutur, dalıveririz dünyaya. Dalıveririz gaflete, unutuveririz namazı, niyazı, orucu, Allah’ı ve Peygamber’ini…

Her fani insanın ömrü sınırlı, yeryüzündeki günleri belli ve sayılıdır. Hiç kimse ne bir gün fazla ne de bir gün eksik yaşar. Şu ölümlü insan, bu şaşkın zerrecik, şu muazzam kâinat içine atılmış bu âciz varlık niçin Rabbine kulluk etmiyor? Niçin haddini bilmiyor? İnsan niçin Rabbine teslim olmuyor? Aileler niçin İslam’ı yaşamaz? Milletler neden Kur’an’ın rehberliğini kabul etmiyor? Huzursuzluk, anarşi, boşanmalar, güvensizlikler son bulur mu bu gidişle?

. Efendimiz (sav) şöyle buyururlar:

“Şüphesiz dünya tatlıdır. Gönülleri cezbedicidir. Artık kim onu ölçülerine göre tutup alırsa, Allah onu dünyada mübarek kılar. Nice dünyada ona dalanlar vardır ki, nefsinin iştiha duyduğuyla yetinip ömrünü onunla tamamlar. Ama kıyamet gününde ateşten başka bir şey görmez.”

Dünyayı seven, ona tapan ve sırf dünyalık için yaşayan üç şeye mübtela olur:

– Bitmeyen bunalım, sıkıntı ve şikayetler.

– Erişilmesi zor bir serveti alma hırsı.

– Sonu gelmeyen erişilmeşilmesi imkansız emel, hayal.

Dünyanın fani lezzetlerine, geçici zevklerine uymak insanı alemlerin Rabbinden uzaklaştırır.Uzun uzun emeller ölümü unutturur. Ahireti unutturur. İnsana, insan olduğunu unutturur.

“Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik, onlar onu yüklenmekten hemen çekindiler ve ondan korkuya düştüler ama insan onu yükleniverdi. Şüphesiz ki insan çok zalim ve çok cahildir. (Ahzab: 72)

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” (Muhammed: 36) Çocukluğunuzu, oyunlarınızı, şen şakrak günlerinizi unutamıyorsunuz. Sonra gençliğiniz, hareketli günleriniz, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti ve gitmekte. Bu evim… bu işim… bu eşim… bu ayın başı… bu yılbaşı… bu tatil… bu para… bu hesap… almalıyım… vermeliyim… ödemeliyim… derken dünya size oyununu oynar bakarsınız ki, bel bükülmüş, saç sakal ağarmış…

Yaşıtlar, akranlar, emsaller bir bir göçmeye başlar… Artık Azrail (as)’ı beklemektesiniz… kimbilir ahirete göçme sırası sizdedir. Yaş yetmişe varır. Gözün ziyası azalır. Aklın dengesi sarsılır. Ayaklar tutmaz olur. Bel bükülür.

Ey yaşı yetmişe varan, uyan! Uyuyor muydun ki, gitti yetmiş sene?

“Neyim? Kimim? Neredeyim?” sorularını soralım… İnsanı dünyayı, kâinatı ve onu Yaratanı düşünelim. Doğumu, ölümü, ahireti düşünelim… Boş yaşamayalım… Unutmayalım ki, hiç birimiz burada kalıcı değiliz… Hepimizin günleri sayılı… O halde gelin secdelerde buluşalım… Çünkü “O gün arı duru bir kalpten başka ne mal ne de evlat fayda verir.” (Şuara: 88-89)

Biz insanlar, Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz. O’nun hazırladığı plan ve programla yönlendirileceğiz. Bizi ahiret için yaratıp dünya denilen uğrağa ve hazırlık yerine getirmiş bulunuyor… İki hayat birbirini tamamlar. Dünya ahiretin tarlasıdır.

Ey insanoğlu! Aklını başına topla! Allah’a şirk koştuğun, haddi aştığın, hevâ-i nefsinle coştuğun yeter! Allah’a dön! Kur’an’a dön! Hz. Muhammed Mustafa (sav)’e dön! Maddenin esiri olmaktan kurtul! Allah korkusuyla kalbinin ürperme zamanı gelmedi mi? Gözyaşlarıyla tövbe edip günahları itiraf etme zamanı gelmedi mi?

İnsanın kalbi çok önemli. Bir ayet-i celilesinde Cenab-ı Hakk buyuruyor ki: “Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.” (Bakara: 10)

O kalpler ki marazlı, hastalıklı kalpler. Onlara Allah sevgisi Allah muhabbeti girmez. Onlar hastalıklıdır. Onların tedavisi lazım. O kalbin sahibi, bir mürşid-i kâmile teslim olacak, kalbini ona verecek, kalbini onun kalbine dayayacak zikrullah aşkıyla, zikrullah muhabbetiyle biiznillah yavaş yavaş o kalp tedavi görecek. Bir de bakarsın ki, o kapkara bulut gibi kararan kalp nurlanmış, parlak bir kalp olmuş. Ne ile? Zikrullah, kelime-i tevhid ile, Allah aşkı ile.

Allah kalplerimizi hastalıklardan muhafaza eylesin. Bu akıllara gelmeyen, gönüllere gelmeyen, hiçbir gözün görmediği cennetler hangi kullara verilir? Kul kalbi ile Allah’ı tasdik eder, Allah’a iman eder. Diliyle kul Allah’ı daima zikreder, anar. Azalarıyla da Allah yolunda hizmet eder. Şimdi kul kalbi ile iman etti, Allah’ın vermiş olduğu, nasibettiği o kâmil imanı kalbine koydu. Sadece iman ona yetmiyor. Ya amel-i salih lazım. İbadet taat lazım. İtaat lazım. Allah’a secde lazım ki o yola varasın. Yol uzun, menzil çok uzun. Dili ile Allah’ı zikreder ölünceye kadar. O kalbin, o dilin sahibi ayaklarıyla camilere yürür. Zikrullah sohbetlerine varır. Zikir meclislerine varır. Sohbet meclislerine varır. İşte bu azaların sahipleri için Allah, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akılların düşünmediği cennetlere nail edecek. Allah, bizleri de o kullarından eylesin.

Peki onlar için ne ikram var? Allah, meleklerine cennette libaslar emredecek. Meleklere; ‘O cennetlik kullarım için gidin onlara cennetimin libaslarını giyindirin.’ Melekler gelir, o cennetlik kullara, o kalbiyle iman etmiş, diliyle Rabbini zikretmiş, ayağıyla zikirlere, sohbetlere gitmiş, camilere yürümüş cennetliklere; ‘Selam, size. Allah’tan size selam getirdik. Bu libaslar sizin için. Alın giyinin cennete girin. Cennetin bin köşkü var. Köşkün içinde yetmişbin köşk var. Cennetin içinde yetmişbin huri var. Yetmişbin hurinin yanında yetmişbin gılman var, cennetlikler için. Erkekler hurilerle evlenecek, zevce olarak. Orada sevgi muhabbet var.

Eşşeyh Hacı Hafız Mustafa ÖZGÜR (K.s)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top