Eşşeyh Esseyyid Abdurrahman Halis-i Talabani (k.s)

Şeyh Abdurrahman Kaddesallahu Sırruh Hazretleri hicri 1212 (m. 1797) yılında Kerkük’te doğdu, İlk tahsilini burada, babası Ahmed Talabânî Hazretlerinin yanında yaptı. Sonra Süleymaniyeli Şeyh Kak Ahmed Kaddesallahu Sırruh İle birlikte medrese tahsiline başladı.

Gençlik zamanlarından itibaren velayetin alametleri üzerinde apaçık his­sedilirdi. Hareket ve sükûnet anlarındaki olgunluğu, meclislerdeki üslûbunun edebîliği Ahlakının kâmilliği ve sözlerinin hikmetli derinliği, ondaki manevî hale delalet ederdi.

Medrese tahsilini, muhterem babasının emri ile ilk önce Süleymaniye’de, sonra da Bağdat’ta ikama etti. Bağdat’ta Şeyh Abdurrahman Ruzbahâni’nin hizmetinde bulunup ilmî icazet aldı. Sonra tekrar Kerkük’e dönerek babasının hizmetine dâhil oldu.

Böylece Tarikat-ı aliyye-i Kadiriye’ye sülük edip babasının terbiyesi altında mücâhede, riyazet, İbadet ve taat ile meşgul oldu.

Berzenci seyyidlerinden Şeyh Maruf Köse Kaddesallahu Sırruh hazretleri, Şeyh Ahmed Talabani Kaddesallahu Sırruh Hazretleriyle sıkı dostluğu olan irşad sahibi bir şeyh-i kâmildi. Sık sık Şeyh Ahmed Kaddesallahu Sırruh Hazretlerini ziyaret eder, uzun uzun sohbette bulunurlardı. Bir ziyareti esnasında Hazreti Şeyhe şöyle bir sual yöneltti:

Ya Şeyh! Cenabı Hakk’ın size ihsan buyurmuş olduğu on bir tane evladınız var. Acaba bunların zekâtı lazım gelmez mi?

Şeyh Hazretleri onun bu manidar sualindeki niyeti anlayıp şöyle cevap verdi:

– Evet, Şeyh Abdurrahman müstesna olmak üzere, evlatlarımın tümü emrinizdedir.

Bunun Üzerine Şeyh Maruf:

– Ya Şeyh, esasen matlubumuz Abdurrahman’dır. Onu kendimize manevî evlad edinip uhdemize almak isteriz, der. Bu hususun bir manevî işaret olduğunu da İfade eder. Şeyh Ahmed Hazretleri asla İmtina göstermeyip Şeyh Abdurrahman’ı Şeyh Maruf Köse’nin Kaddesallahu Sırruh hizmetine teslim eder.

Şeyh Abdurrahman Hazretleri, uzun bir zaman Şeyh Maruf Hazretlerinin yanında kalır. Sohbetlerine devam ederek ilminden ve feyzinden istifade eder. Her geçen gün manevî derecesi daha da yükselir. Şeyh Maruf Köse Kaddesallahu Sırruh hazretlerinin vefatına kadar da ibadete, Zikrullah’a ve onun sohbetlerine devam eder.

Şeyh Maruf Hazretleri ömrünün sonuna doğru bir hastalığa yakalanır. Hastalığına çare bulunamayınca Berzenci seyyidlerinden bir grup âlim ve fazıl kişiyi toplayarak, onların huzurunda hilafet hırkasını Şeyh Abdurrahman Kaddesallahu Sırruh Hazretlerine giydirip tarikinden icazet verir, makam-ı irşada tayin eder. Huzurundaki İnsanlara da şunları söyler:

— Siz şahit olunuz. Cenabı Hakk’ın bu zayıf kuluna ihsan etmiş olduğu fuyûzât-ı İnsâniyye’yi ve metrûkât-ı zahiriyye’yi kamilen mânevi evladım Şeyh Abdurrahman’a tevdi eyledim. Sizler de bu zatın dünyada ve ukbâda muvaffak olması için dua ediniz…

Şeyh Maruf Hazretlerinin vefatından sonra tekrar babasının hizmetine avdet etmişlerdir.

Şeyh Abdurrahman-ı Halis Talabani Hazretleri, hem babasından, hem de Şeyh Maruf Köse Hazretlerinden hilafet hırkası giymekle müşerref ol­duğundan kendisine buna nispetle “Zül-cenâheyn” denilmiştir.

Şeyh Abdurrahman Hazretleri vaktinin bir kısmını Talaban’da, bir kıs­mını da Kerkük’te geçirmekteydi. Muhterem babası Ahmed Talabanî Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin vefatı üzerine müridanın irşâdıyla meşgul olmak üzere Kerkük’e yerleşmiş, kardeşi Şeyh Muhammed Arifi de Talaban’a göndermişti. Bun­dan sonra Şeyh Abdurrahman Hazretleri, kardeşlerinin her birisini kulların irşadı için değişik yerlere göndermiş, onlar da İslam’ın yayılıp Nur-ı Muhammed’in gönüllerde yerleşmesi için ruhen ve bedenen gayret sarf etmişler, canlarını ve mallarını Allah yoluna koyup vazifelerini sadıkane yerine getirmişlerdir.

Halisiyye-i Kadiriye’nin müessisi olan Ziyâüddin-i Abdurrahman-ı Halis Talabanî Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, meşayıh-ı kiram efendilerimizin büyüklerindendir. Hazreti Şeyh Tarikat-ı aliyye-i Kadiriye’de seyr-i sulük, kelime-i tevhîd ve ism-i celâlle kasr etmek suretiyle yeni bir ictihad ve usûl tesis etmiştir. Bu mü­nasebetle Tarikat-ı Kâdiriye’de “Halisiyye” namıyla bir şube meydana gelmiştir.

Şeyh Abdurrahman Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, meclisine gelen kimselere hep aynı nazarla bakardı. Onun müntesipleri arasında meczup İnsanlardan velilere, halk tabakasından paşalara kadar pek çok İnsan vardı.

Sultan Abdulmecid’in haremi Sultane Hatun, gördüğü rüyaların tesiriyle Şeyh Hazretlerinin müridesi olmuştu. İstanbul müzelerinde saklı bulunan bir Buhâri-i Şerif kitabına kendi mührünü basıp başka hediyelerle birlikte Kerkük’e gönderdi. Ayrıca irâde-i seniyye ile Hazreti Şeyhe yüz kuruşta aylık bağlandı. Abdurrahman Halis Hazretleri, bunu muhtaç olanlara dağıtırdı. Hatta cemaziye’l-âhir 1262 tarihli irade-i seniyye de bildirildiğine göre Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin postnişin bulunduğu Gavsiyye hanigahının fakirlere ve yolculara açık bulunması, her akşam tekkede bir­kaç yüz derviş ve seyyahın eksik olmaması anlaşılmış olduğundan Bağ­dat’ta Şeyh Abdûlkâdir Geylâni Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin vakfı artığından beş yüz kuruş da Şeyhin emrine tahsis edilmişti.

Şeyh Abdurrahman Kaddesallahu sırrahu’l-Mennân Hazretleri, kardeşlerini insanların irşadı için değişik yerlere gönderdikten sonra kendisi de zamanının bir kısmını Kürk köyünde, bir kısmını da Kerkük’te yüce ecdadının bina et­tiği tekke de geçirmekteydi. Uzaktan ve yakından İnsanlar akın akın gelip Hazreti Şeyh’i ziyaret etmekte, sohbetlerinden istifade edip feyziyab, intisap ve inabe İle Tarikat-ı aliyye-i Kâdiriye şerefine mazhar olmaktaydılar.

Bağdat’taki Haydariye Seyyidlerinden Haydarizâde İbrahim Efendi, “Tasavvuf risalesinin dördüncü nüshasında Şeyh Abdurrahman Halis Talabani Hazretleri hakkında kısmen sadeleştirip özetlediğimiz yazıda şöyle diyor:

-“Şeyh Abdurrahman Hazretleri, âlemi bir güneş gibi tutan evsaf-ı Muhammediye’den tamamıyla ve kamilen nasip dar olmuş ariflerin büyüklerinden idi. Bu cihetle sofilere mahsus yüceliklerle meşgul oldukları zaman himmetinin ve ruhâniyetinin âlîlikleri o kadar yükselirdi ki, lisan onun hakikatini beyan etmekten aciz kalırdı.

Fevkalade kâmil bir mertebeye, İkram ve saygı gösterilen yüce bir ma­kama vasıl olmuştu. Yaranıyla sohbet ettikleri zamanlarda gayet hoş sözlü, tatlı dilli ve karşısındakinin sözüne ve vicdanına hürmetli idi. Ahlakî düsturlar ile amil olduğu her hal ve tavrından belli olurdu. Her sabah ve akşam Tekkeye geldiklerinde muhakkak orada bir kaç yüz tane Müslim veya gayr-ı müslimden muhtaçlar bulunurdu. Hatta bir gün o fakirlerin arasında bu­lunan bir Mecusi seyyah kendi inancına mahsus olan ayinini icra et­mekteydi. Bu duruma şahit olan bazı müridan, müdahale etmek istemiş ise de Hazreti Şeyh, katiyetle onları men eylemişti. Hazreti Şeyh’in bu müsamahalı hareketinden sonra Mecusi Müslüman olmuştu

Nazarlarında dünya malı ve süsü zerre kadar kıymet taşımazdı. Çok de­falar çeşitli ihtiyaçlarını bulabilmek ümidiyle tekkeye gelen muhtaçlara ve­recek bir şeyler bulamadığı zamanlar, üzerindeki elbiseyi çıkarıp İhsan bu­yururlardı.”


Şeyh Abdurrahman Talabani Hazretleri, henüz genç yaşında iken fevkalade bir ilim seviyesine yükselmiştir. Devrindeki tüm İlimlere vâkıf olmuş, Türkçe, Arapça ve Farsçaya tüm incelikleriyle hâkim olmuştur. Hazreti Abdûlkâdir Geylâni Kaddesallahu Sırruh Efendimizin hayat ve menkıbelerini anlatan Arapça “Behçetü’I-Esrar” adlı eseri, henüz on sekiz yaşlarındayken mükemmel olarak Türkçeye tercüme etmesi, Onun ilmi ve edebî yönünün en güzel aynasıdır.

Şiirlerinde “Halis” mahlasını kullanmış, Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere Üç dilde şiir yazmıştır. Arapça şiirleri pek az olmakla birlikte üslup ve edâ bakımından Fuzûli’nin Arapça şiirlerinden daha da mükemmeldir.

Hazreti Şeyh’in bilinen Üç eseri mevcuttur. İlki Farsça ve Türkçe şiirlerinin toplandığı “Divânıdır. Dost ve yakınlarının teşvik ve arzusu üzerine h.l250’de iki defa olmak üzere yayınlanmıştır.

İkinci eseri “Kltabü’I-Meârif fi Şerh-i Mesnevi-i Şerif ismini taşır. Mevlâna CelâIeddln-i Rumî Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin Mesnevisinden seçilmiş on sekiz beytin Farsça yapılmış şerhinden ibarettir.

Üçüncü eser ise “Behçetu’l-Esrâr Tercümesi” dir. Pirimiz Abdûlkâdir Geylâni Hazretlerinin hayatı ve menkıbelerini anlatan bu eser, aslen Nur Ali Bahsi Rahmetullahi aleyh tarafından Arapça olarak yazılmıştır. Muhterem babaları Şeyh Ahmedü’t-Talabanî Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin arzusu üzerine bu eseri Türkçeye tercüme etmiştir.

Şeyhülislam Haydarî zade İbrahim Efendi, kısmen sadeleştirdiğimiz metinde Şeyh Hazretlerinin edebî kudretini ve ahlâki faziletlerini şöylece tasvir ediyor:

“-Arifane mesleğinin süslendirici sebeplerinden ve bilgideki tamlığından dolayı şiir dalında fevkalade bir kudrete malik İdi. “Halis”‘ divânıyla meşhur olan şiirleri mütalaa edildiğinde görülecektir ki, en fazla Mevlana, Nur Ali Bahşî ve Mağribi gibi şair sofîlerin çizgisini tercih bulmuştur. Bu cihetle şiirleri baştanbaşa hakikatin zevkiyle doludur.

Söz, kitabı insaniyetin her hangi bir sayfasına intikal ettirilse de Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin muttasıf oldukları ahlakî faziletlerin şerh ve taf­silatının mümkün olmadığı görülür. Bu münasebetle kendilerinin, hakikat âleminin ne kadar büyük bir merd-i kâmili olduğu anlaşılır. Bunu dahi iyi anlamak için zamanın büyük âlim ve ediplerinden olan Kadı Hüseyin Berzenci’nin Şeyh Hazretleri için yazdığı fesih ve beliğ manzum mektubun nazar-ı dikkatle incelenmesi kâfi gelir.”


Şeyh Hazretlerinin vefatına yakın gecelerin birinde, seher vakti gökyüzünde kopan dehşetli bir infilak sesi ortalığı kaplar. Ardından da bütün yıldızlar sağa sola hareket etmeye başlarlar. Bu hal sebebiyle hayret ve kor­kuya kapılan halk, sabahleyin Hazreti Şeyh’e varıp hadisenin hikmetini sual ettiler. O da cevaben buyurdu ki:

Ehlullah’tan büyük bir zatın vefatına işarettir.

Nitekim üç gün sonra vefat ettiler.

Pir-i Sani Şeyh Ziyâüddin Abdurrahman Halis Talabani Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, 63 sene ömür sürüp h. 1275 senesinde dâr-ı canana irtihâl eylemiştir. Hazreti Allah Celle Celaluhü şefaatından ve himmetinden ayırmaya… Âmîn…

Beş tane erkek evladı vardır: Şeyh AH, Şeyh Abdûlkâdir, Şeyh Abdulvâhid, Şeyh Rıza, Şeyh Hasan.

Altı tane de kız evladı vardır: Fatma Han, Esma Han, Âmine Han, Ha-nife Han, Kibriya Han ve Halime Han.

Zevceleri: Safiye Hatun, Hatice Hatun, Sekine Hatun ve Meryem Hatun.

Türbe-i saadetleri, Tekke’deki Talabanî külliyesinde olup her zaman duaların kabul olduğu bir ziyârete açıktır.

Evliya-ı izam Efendilerimizin en büyüklerinden olan Abdurrahman Hâlis Talabani Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, Kerkük yakınlarındaki Talaban köyünde doğup orada yetiştiği için “Talabanî” nispetiyle meşhur olmuştur.

Hazreti Şeyh’in hayatları zamanında Tarikat-ı Âliyye-i Kadiriye dünyaya yayılmıştır. Dünyanın hemen her tarafında tekke, halife ve sayısız müridleri vardı. Behemehal herhangi bir cihete dönülse, orada tekkesi mevcut olup kadri yüce halifeleri bulunurdu.

Nitekim Irak bölgesinde sayılamayacak kadar çok dergâhı, hesapsız ha­life ve mürdanı vardı.

Bunun yanında Türkiye’de, Türkistan’da ve Çin’de Tarikat-ı Âliyyegenişlemiştir. Ayrıca Afganistan, Herat, Hindistan, Hicaz, Mısır, Fi­listin, Yemen, Suriye, Iran ve Horasan gibi beldeleri de ihata etmiş dergâhları ve kulların irşadıyla memur halife ve müridanı mevcut olmuştur.

Yeryüzündeki müridânı insanların ufkunu bir güneş gibi nurlandırıp vasıl-ı ilallah’a ve şefaat-ı Rasûlullah’a ermeleri için gayret sarf etmişler, bir vesile-i mualla olmuşlardır.

Şeyh Ziyâüddin Abdurrahman Hâlis aleyhi rahmetü’l-mennân Hazretleri, mübarek ve muazzez ömürleri zamanında eşsiz bir insan-ı kâmil ol­makla beraber, asrının teki İdi. O, tarikat-ı hakikatte mürşid-i kamil, ârif-i billah, ehl-i velayetin kutbu; maddi ve manevî tasarrufu zahir, himmet ve kerametleri aşikar bir merd-i kamildi.

O’nun fazileti ve makamı yanında diğer evliyanın hail, güneşin yanında ayın hail gibidir.

Onların hallerini, vasıflarını, faziletlerini ve yüceliklerini anlatmak hu­susunda dillerimiz, kalemlerimiz ve kelamlarımız acizlik içindedir.


Yaşamlarını sürdürdükleri zamanda âlemin en büyük meşayıhlarındandı. Her sene be­hemehal Bağdat’a gider, Gavsu’l-Azam Abdûlkâdir Geylânî Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin türbesindeki devrana başkanlık eder, halka-ı zikri yönetirdi. Bazı Kadiri tekkelerinde yapıldığı halde Hazreti Abdûlkâdir Geylânî’nin tekkesinde ya­pıldığı görülmeyen bir şekilde kudüm çaldırarak devranı idare ederdi.

Bağdat’ta bulunan zamanın bazı âlimleri toplanıp Zikrullah esnasında kudüm çalmanın şer’-i şerife uygun olmadığını, Abdûlkâdir Geylâni Haz­retlerinin de bundan rahatsız olduğunu söylerler.

Makam-ı Geylânî’de bulunan nakıbü’l-eşrâf Seyyid Aliyyü’l-Bağdadî Kaddesallahu Sırruh Hazretlerine gelerek:

Şeyh Abdurrahman’ın Hazreti Pîr’in makamında kudüm çaldırmasına niçin müsamaha ediyorsunuz? Hazreti Pir’in rûh-ı şerifinin rencide olmasından korkmuyor musunuz? derler. Aliyyü’l-Bağdadi Hazretleri de su cevabı verir:

Ben sultanla veziri arasına giremem!


Sivas valisi ve ahali, Şeyh Abdurrahman Hazretlerine Özel bir adamla mektup göndererek tarikatın neşri ve İnsanların İrşadı için halifelerinden bi­risini Sivas’a göndermesini rica ederler. Hazreti Şeyh’te halifelerinden han­gisine teklif ettiyse hepsi de:

Biz şeyhimizin nezd ü hizmetinden ayrılmak istemiyoruz, ayırmamasını da kendinden istirham ediyoruz, derler. Cenabı Şeyh büyük bir aşk ile kendisine bağlı olan halifelerini hüzne düşürmek istemez. Yine Sivaslıların ricasının tekerrür ettiği bir gün Kerkük’te kıyafet ve meşrep cihetiyle ka­lender bir seyyah görür ve:

Ey yabancı, buraya gel, der.

Onu o dakikada İrşad edip Sivas’a mürşid olarak tayin eder. Şeyh’in bu emri Üzerine:

Peki, efendim fakat Sivas’ın neresinde tarikatı neşr edeceğim, deyince Hazreti Şeyh Kaddesallahu Sırruh:

Neresi rahat gelirse orada, cevabını verir.

Bu kalender meşrep adam, mevsimin kış, Sivas’a varışının da akşamüzeri olması sebebiyle bir hamam külhanına sığınır. Geldiğini kimseye haber veremez.

Sivaslılar tekrar müracaat edince Hazreti Şeyh’ten şu cevâbı alırlar:

—Şeyhi gönderdim, arayın, hamam külhanında bulursunuz. Onlarda arayıp Nûr Ali Baba’yı bulurlar.

Ziya Paşa’nın Amasya mutasarrıfı bulunduğu sıralarda Amasyalıların da­veti üzerine Nûr Ali Baba Kaddesallahu Sırruh bu şehre gider. Halka nasihatlerde bulunur. Burada tanıştıkları Ziya Paşa da kendisine intisap eder.


Bir gün Şeyh Abdurrahman Hâlis Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin seçkin müritlerinden bir tanesi, rüya âleminde Risâlet penah Sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi, elindeki bir asa ile dörtgen bir şekilde hat çekmekte olduğunu görür. Yanına va­rınca Hazreti Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem efendimizden şu emri alır:

Şeyh Abdurrahman’a söyle, mescidi buraya bina etsin. Sabah olunca bu ricayı ve emri hemen Hazreti Şeyh’e anlatır, Hazreti Şeyh:

İnşaallah cami-i şerifi buraya bina edeceğiz, deyip bu müjdeden fevkalade memnun olarak Cenâbı Hakk’a hamd ve Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Efendimize salat u selâmda bulunur. Tekke-i muallâda bulunan cami-i şerif, işte bu ha­dise üzerine bina edilmiştir.

Bu binanın yapılışı ve tekkenin tamir edilişi İle ilgili de gayet manidar bir olay vardır. Şöyle ki:

Hazreti Şeyh Abdurrahman’ın Kaddesallahu Sırruh müridanından Şeyh Hacı Veli namında bir kadri yüce İnsan vardı. Bu zat Şeyh Ahmedü’t-Talabani Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin müridlerinden olup O’nun vefatından sonra Abdurrahman Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin hizmetinde bulunmuş idi. O zamanlar doksan yaşlarında olan bu kadri yüce insan diyor ki:

Bir gün öğle namazından sonra Hazreti Şeyh, istirahata çekildi. Ben de kapının kenarına oturdum. Takriben yarım saat sonra:

Veli, İçeriye gel, diye buyurdular. Kapıyı açıp içeri girdim. Mübarek ba­şını yastığa dayamış, ayaklarını da şarka doğru uzatmış. Bana:

Ayaklarıma bakınız, buyurdu. Dikkatle baktım, bir şey hissedemedim.

Efendim, ayağınızda bir incinme ve ağrı var ise ovuşturayım, deyince tebessüm ederek dediler ki:

Ne kadar da habersizsiniz, parmaklarıma İyice bakınız. Dikkatle ba­kınca parmaklarında küçük bir hareketlilik gördüm.

Emriniz ne ise icra edeyim, dedim. Bana:

Katiyen istifadeden haberli değilsiniz. Şu hareketli parmaklan gör­müyor musunuz, dedi. Ben de:

Görüyorum efendim, dedim. Tebessüm edip:

Şu anda Hindistan’ın filan mahallesinde filan zatın kalbini tahrik ve teş­vik ettim. Bir miktar para temin edip bu tekkeyi imar için hemen hareket etmesini ve acele olarak gelmesini söyledim, İnşaallah tekke en güzel şe­kilde imar ve inşa edilecek, buyurdular. Ben de:

– Efendim, Hindistan’la muhabere buyurduğunuzu nereden bilebilirim.

Bu gibi işler ehli hal olanlara mahsustur, dedim.

Yanından çıkınca birisine o günü ve tarihi yazdırdım, Aradan kısa bir müddet zaman geçti. Şeyh Hazretleriyle birlikte büyük havuzun üstündeki çardakta ikindi namazını eda ettikten sonra bana dönerek;

– Tekkeyi tamir edecek olan Hindistanlı geldi. Kapıda bekliyor. Buraya getiriniz, diye emretti. Emir üzerine hemen kapıya koştum. Arap kı­yafetinde bir Hintli ve beraberinde de merkep üzerinde dolu bir heybe vardı. Hazreti Şeyh’in huzuruna varıp Hindistanlı bir zât tarafından bu dergahın tamir ve ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere gönderildiğini beyan ede­rek hediyeleri takdim etti. Gelen şahsın bizzat tertibiyle Tekke’nin hâli hazırdaki durumu, camii şerif, kasr ve daireler hicri 1260 yılında bina edildi. Daha sonra da Ferik Tâhâ Paşa Bağdat’tan usta getirterek minareyi bina ettirdi.


Ziyâüddin-i Abdurrahman Hâlis Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, Şah-ı Velayet İmam Ali Kerremullahü vechehü Efendimize fevkalade bir muhabbet besler, sık sık Necef’te bulunan yüce makamlarına ziyarette bulunurlardı. Ona karşı beslediği aşk ve mu­habbetin coşkusuyla söylediği Farsça gazeli çok meşhurdur.

Hazreti Şeyh’in halifelerinden Şeyh Ahmed Kaddesallahu Sırruh şöyle bir vakıa anlatıyor;

Cenâbı Şeyh Abdurrahman Hazretleri bir tecelli-i ilâhi neticesinde kendini Firdevs-i ala’da bulur. Karşısında gayet yüce bir köşk müşahede eder. Kime ait olduğunu sual edince Hazreti Ebu Bekir radıyallahu anh Efendimize ait ol­duğunu söylerler. Bir zaman sonra yine bir köşkle karşılaşır. Onun da Hazreti Ömerü’l Faruk’a radıyallahu anh ait olduğunu söylerler. Üçüncü bir köşke tesadüf eder:

Bu kimindir, diye sorunca:

Cedde’l-Haseneyn İmam-ı Ali Kerremullahü vechehü Hazretlerine aittir, derler. İçeri gi­rince etrafında çeşit çeşit mücevher görür. Hayli miktar alarak dışarı çıkar.

Hazreti Şeyh’in müridi devam ederek şöyle diyor;

– Bu hadiseden sonra âlemin kendisine olan muhabbeti ve meyli daha da fazlalaştı. Ziyaretine gelen bütün İnsanlarda ve tüm halkın ağzında Hazreti Şeyh’in şöhreti anlatılır oldu. Hatta Bağdat’a gelişinde bütün ahali kendisini karşılamaya çıktı.


Kerkük şeyhlerinden Ali Efendi Kaddesallahu Sırruh şöyle bir olay naklediyor:

– Hazreti Şeyh’in Hoşnav mıntıkasında Kak Molla isminde bir müridi vardı. Bu zat bir gün Erbil’e gider. Orada Bağdat’tan yeni gelmiş olan Abdulfettah isminde bir şeyhin sohbetinde bulunur. Cemaatten biri, Bağdat valisinin Şeyh Abdurrahman Kaddesallahu Sırruh Hazretleri hakkındaki fikrini sorar.

Şeyh Abdulfettah:

– Valinin Şeyh hakkındaki fikrini pekiyi görmedim. Anladığıma göre Şeyh Abdurrahman’ı idam edip tekkesini alt üst etmeyi düşünüyor.

Kak Molla, oradaki cemaati alaylı bir sevinç içinde görür. Hemen oradan ayrılıp bir bakkala gider:

– Bu civarda Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin bir müridi, halifesi veya tekkesi yok mudur, diye sorar. Bakkal:

– Şu karsıdaki hane Şeyh Abdurrahman’ın halifesinindir. İsmi Abdulhakim Efendi’dir. Gayet âlim ve faal bir zattır. Şu anda evinde olsa gerek, der.

Sadık mürid hemen Abdulhâkim Efendi’nin evine varır, durumu olduğu gibi anlatır. O da bu haberden ziyadesiyle kederlenir ve Hazreti Şeyh’e hemen bir mektup yazarak bir adamla âcil olarak gönderir. Hazreti Şeyh mektubu İn­celedikten sonra bir cevap yazıp aynı şahısla geri gönderir. Abdulhakim Efendi, Şeyhinden gelen mektubu muhabbetle yüzüne gözüne sürer. Mek­tubu yanında hazır bulunan müridlere ve mollaya okur. Hepsi memnun ve mesrur olurlar. Zira mektupta valinin görevinden azledildiği yazılıdır.

Nitekim bir hafta sonra vali azledilerek koruma altında İstanbul’a çağrılır. İstanbul’a giderken Kerkük’e, oradan da Erbil’e uğrar. Molla, valiye is­tihza İle sorar:

– Vali efendi, nasıl. Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin himmetini gördünüz mü?

Vali cevaben der ki:

— Bunların hepsi Şeyh Abdurrahman’ın darbesidir. Kerkük’e vasıl ol­duğumda Şeyh’in yanına varıp halimin ne olacağını sordum. Bana:

– Merak etmeyin. İstanbul’a vardığınızda rahat edersiniz, dedi.

Nihayet vali İstanbul’a varışının son gününde bir sancıya yakalanarak vefat eder.


Merhum cennet-mekân Hacı Veli Kaddesallahu Sırruh anlatıyor:

– Bir ilkbaharda, nisan ayının ortalarında Hazreti Şeyh, hem gezmek, hem de Zikrullah ve Allah’ın kudretini tefekkür etmek üzere bir seyahat ya­pılacağını emir buyurdular. Bu emri müridlerine, yakınlarına ve ahaliye haber verdi. Herkes kendi durumuna göre pirinç, yağ, hurma ve saire şey­ler getirdiler. Tekkede toplanan bu erzak, yemek yapılmak üzere gidilecek dağa götürüldü. Kendisi de sabah namazını cemaatle eda ettikten sonra belde ahalisi ve maiyetiyle birlikte gidilecek yere hareket etti, Beldede hü­kümet görevlileri, yaşlılar, kadınlar ve çocuklardan başka kimse kalmadı.

Gelenler tepenin etrafındaki sahraya dağılıp kimi sohbetle, kimi zikir ve tesbihatla, kimi muhabbetle, kimi de namaz ve ibadetle meşgul oldu. Mev­simin bahar olması münasebetiyle ortalık yeşile boyanmış, laleler, güller ve nice çiçekler açmış, etrafı güzel bir bahar kokusu kaplamış ve âlem vasfı mümkün olmayan bir güzelliğe bürünmüş idi. Kuşlar cıvıldaşmakta, kendi lisan-ı halleri ile Allah’ı Celle Celaluhü hazretlerini zikretmekte idiler.

Arif-i billah olan kişi kalp gözüyle bakınca bütün bu hallerin her bi­risinden nice ibretler alır. Böyle olanlar Hikmet-i Huda’nın zuhurunu anlayıp halden hale geçerler. Kalp gözü ama olanlar da ancak zahiri eğlence ve sefadan başka bir şey görmezler.

Zuhuru perde olmuştur zuhura

Gözü olan delil ister mi nura.

Hazreti Şeyh’in emriyle yemekler yendi, kalanlar da çevrede bulunan köy­lere taksim edildi. Tam o esnada ufukta bir bulut peyda oldu. Bir kaç da­kika sonra da bütün gökyüzünü kapladı. Bu ani başlayan yağmur gittikçe şiddetlenince Şeyh Hazretleri bana dönerek dedi ki:

Veli, yüksek bir ses ile nida et Ahaliden hiç bir fert dağın aşağı ta­rafına inmesin; aşağıda olan herkes de yukarı çıksın. Zira aşağıda kalan yağmur ve sel suyundan helak olur.

Bu emir herkese duyuruldu. Herkes dağın tepesinde toplandı. Yağmur iyice şiddetlendi, şimşekler çakmaya başladı. Velhasıl âlemi bir dehşetli hâl ve İnsanları da tarifsiz bir korku kapladı.

Şeyh Abdurrahman Halis Kaddesallahu Sırruh Hazretleri yine beni yanına çağırdı, gittim. Etrafında İnsanlar küme küme bekleşiyorlardı. Hazreti Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Efen­dimizle ilgili şöyle bir hadise anlatmaya başladı;

—Vakti saadette Hazreti Risaletpenah Efendimiz Ashab-ı kiramına bizim gibi seyrana çıkacaklarını emretti. Peygamberimizin emri üzerine Ashabı kiram icab eden hediyelerini takdim ettiler. Efendimiz Sallallahu aleyhi vesellem de kendi ihsanını bizzat ilave etti. Böylece hep beraber Medine-i Münevvere’nin haricinde bulunan bir dağa gittiler.

Aynı şekilde yağmur katre katre yağmaya başlayınca Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bütün sahabelerin dağın tepesinde hazır olmalarını emir ve irade buyurdular. Ashab-ı kiramın hepsi tepenin üzerinde toplandılar. Efendimiz Sallallahu aleyhi vesellem o zaman mübarek sağ elinin şahadet parmağıyla semaya doğru sağ tarafa İşaret buyurunca bulut sağ tarafa çekildi. Şeyh Hazretleri bunu an­latırken aynen Peygamberimizin yaptığı gibi sağ elinin şahadet parmağıyla buluta İşaret edince bulut sağ tarafa doğru yöneldi. Hazreti Şeyh sözüne devam ederek buyurdu ki:

– Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz daha sonra mübarek parmağını sol tarafa çevirdi. O taraftaki bulutlar da çekildiler. Bunu söylerken kendisi de parmağını sol tarafa çeviriyor, aynı şekilde bulutlar da çekiliyordu.

Sözüne şöyle devam etti:

– Hazreti Peygamber Efendimiz daha sonra da mübarek parmağıyla cenup ve şimale doğru işaret etti. Bu işaret üzerine tepenin dört bir tarafı açıldı, güneş ortaya çıktı. Sanki yağmur hiç yağmamış gibi idi. Hazreti Şeyh bunları anlatırken aynı hareketleri yaptığından bizim de bulunduğumuz tepede yağmurdan hiçbir eser kalmadı.

Lakin tepenin aşağısında şiddetli yağmurlar devam ediyordu Nihayet o dereceye vardı ki, çöl ve sahralar suyun altında kaldı. Çevredeki evlerin kimi tahrip oldu, kimi hasar gördü. Kimine de hiç bir şey olmadı.

Ahaliyi şiddetli bir korkuya düşüren bu yağmur ve sel tehlikesi sekiz saat kadar devam etti. Hazreti Şeyh’in duasının bereketi ile tüm ahali yağmur teh­likesinden kurtuldu Arkasından da yol ve çevredeki sel suları çekildi.

Hazreti Şeyh dönüş İçin emir verdi, hazırlıklar tamamlandı. İnsanların kimisi mutlu ve sevinçli iken, kimisi de sel münasebetiyle beldenin harap olduğu zannında İdiler. Zira kalplerine evlerinin, çoluk çocuklarının, anne ve babalarının perişan oldukları yolunda bir vesvese düşmüştü. Fesad bir fikir içlerini kemirmekteydi. Şehre varınca hemen yakınlarının yanına koştular:

Yağmurdan haliniz nasıl oldu, diye hal ve durumlarını sual ettiler. Onlar da;

Hazreti Şeyh’in duası, bereketi ve kerameti sayesinde hiç bir meşakkat görmedik, dediler. Bu cevap üzerine İtikadı sağlam olmayanlar, Hazreti Şeyh’e gelerek eline ayağına kapanıp, yanlış şeyler düşündüklerinden dolayı affedilmelerini İstirham ettiler. Hazreti Şeyh’te onları bağışlayıp nasihat ve iltifatta bulundu.


Hacı Veli Kaddesallahu Sırruh Şöyle bir olay naklediyor:

Kış mevsimi idi. Kar ve yağmur her tarafı etkisi altına almıştı. Akşam namazını eda ettikten sonra Şeyh Abdurrahrnan Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, istirahat etmek için hususi odalarına çekildiler. Ben de bazı işlerle meşgul olu­yordum. Aradan takriben iki saat geçmişti ki, beni çağırdı, hizmetlerine vardım, ibrik ve sabun getirmemi emir buyurdular. Hayretle mübarek ellerinin siyah nefte gark olduğunu gördüm. Çünkü dışarı hiç çıkmamıştı. Böyle bir şeyle meşgul olma İhtimali de yoktu. Sebebini sormaya cesaret edemeyip hayrette kaldığımı görünce

Veli, teaccüb etme, buyurdular. Devam ederek:

—Fakirin biri madenden neft almış giderken Kırmızı Değirmen yakınlarında merkebi çamura saplanmış, yük de yere düşmüş. Biçare kal­dırmaya muktedir de değildi. Havanın soğuk olması yüzünden de perişan bir halde İdi, Bizden istimdâd İle yardım talebinde bulundu. Biz de varıp merkebi çamurdan çıkardık, nefti de sırtına yükledik. Onun için ellerim neft oldu. O şahıs da henüz gelmektedir, diye İzah buyurdular.

Dışarı çıkıp tekkenin küçük kapısından yolu gözlemeye başladım. Kısa bir zaman sonra adam çıkıp geldi.

Aman ya Şeyh, dâhilim ya Şeyh, ayağınızın toprağına kurban olayım, hayatımı satın aldınız, beni kurtardınız, diye kendi kendine konuşuyordu. Yanına varıp:

Bu tehlikeli soğukta nereden geliyorsun, bu sözleri kimin için söy­lüyorsun, dedim. Hadiseyi, Şeyh Hazretlerinin haber verdiği gibi anlattı. Ben de kendisine:

Şimdi geç oldu. Sabah gelir Şeyh’in hizmetiyle müşerref olursun. Ay­rıca bu hal ile görüşmek de uygun olmaz. Elbiselerini de değiştirir gelirsin, dedim.

Bundan dolayıdır ki, ömürden fayda hâsıl etmek ve her türlü müşkülattan kurtulmak için arif-i billah’ın himmet ve hikmetine müracaat İle necat bulmak gerekir.

Mürşid-i kâmil mürid-i sadıkın sultanıdır,

Her ne emr etse ana ferman anın fermanıdır.


Hazreti Şeyh’in müridlerinden Ahmed Efendi Kaddesallahu Sırruh diyor ki:

— Gecenin birisinde sohbet esnasında Şeyh Abdurrahman Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin menakıbından bahsediliyor, herkes duyduğu veya gördüğü bir hârikayı anlatıyordu. O esnada nur yüzlü, siyah sakallı, orta boylu, memur elbisesi giymiş, kırmızı fesli, elinde teşbih ve lisanında zikir olduğu halde bir garip adam geldi. Selam verip otundu.

Müsaadeniz olursa bendeniz dahi Şeyh Hazretlerinin bizzat şahit ol­duğum bir menkıbesini nakletmek isterim, dedi. Cemaattekiler hüsnü kabul gösterip memnuniyet İfadesinde bulundular. O da devam etti:

Bendeniz Bağdat Valisi merhum Ali Pasa Hazretlerinin yaveri idim. Halk birbirine Şeyh Hazretlerinin Bağdat’a geleceğini haber veriyordu. Ha­beri işittiğim halde, bu zatla bir tanışıklığım olmadığı İçin pek kulak as­madım. Merhum Ali Paşa o zamanlar gayet hasta idi. Hatta geceleri sa­ğından soluna dönemez, bana işaret eder, ben de arzu ettiği tarafa kendisini çevirirdim. Bu süre İçinde vaktimi zayi etmemek için ibadet, tilâvet-i Kur’an ve zikrullah ile meşgul olur. Paşa Hazretlerinden de gafil ol­mayıp hizmetine bakardım.

Şeyh Abdurrahman Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin Bağdat’a teşrif edeceğini işit­memin üzerinden bir İki gece geçmişti. Bu gecelerden birisinde pencereleri kapatıp kapıyı kilitlemiş oturuyordum. Birdenbire perdeler kalktı ve kilitli olduğu halde kapı açıldı. Ardından da iki şahıs İçeri girdi. Ali Paşa hemen yerinden kalktı, el pençe divan durdu. Tanımadığım bu İki zatın önünde mütevaziâne başını aşağı eğip bekledi. Birdenbire böyle acayip bir halin or­taya çıkışından hayrette kaldım. Zira anahtar bende iken kapı nasıl açıldı, bizzat kapattığım perdeler nasıl kalktı, sağına ve soluna dönemeyen Paşa Hazretleri birden nasıl ayaküzeri durdu; anlayamadım, şaşırdım kaldım.

Gelenlerden önde olan kişi Paşaya bazı şeyler söyledi:

Şu arkamda duran şahsı tanıdınız mı?

Hayır, Efendim, tanımıyorum.

—Bu zat, Şeyh Abdurrahman Halis Talabani’dir. Bağdat’a teşrif ediyor. Yarın sabahleyin asker alayı ile karşılar, gayet hürmetle, edep ve erkanla hizmetinde bulunursunuz.

Sonra kapı kapandı, perdeler indi.

Paşam, bu hal ne idi. Bu şahıslar kimlerdir, diye sordum. Paşa:

Evladım gördünüz mü, dedi. Ben de dedim ki:

Evet, Paşam, gördüm.

Vallahi oğlum, bahtiyarsınız. Demek ki bize olan hizmet ve emeğiniz zayi olmamış, öndeki zat Abdûlkâdir Geylâni Kaddesallahu Sırruh Hazretleriydi. Yanındaki de Abdurrahman Hâlis Talabani Kaddesallahu Sırruh hazretleri idi. Bağdat’a teşrif edeceklerinden karşılamamı emrettiler.

Evet, Paşam, işittim.

– O halde hemen hazırlıklara başla. On tane kurban kesip icab eden ye­mekleri tertip eyleyin. Ahaliye de nida etsinler, yarın çarşı pazarı kapatıp Hazreti Şeyh’i karşılamaya varsınlar.

Ertesi gün Bağdat sayılı günlerinden birini yaşıyordu. Sanki büyük bir bayram şenliği vardı. Bütün ağızlar Hazreti Şeyhin yüceliğinden bahsediyordu.


Şeyh Abdurrahman Halis Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, gençlik yıllarında bir müddet Berzenci seyyidlerinden Şeyh Kak Ahmed Kaddesallahu Sırruh Hazretleriyle beraber Süleymaniye’de ilim tahsilinde bulunmuş, dost olmuşlardı. Bu zât, manevi ta­sarrufu olan kadri yüce bir veliyi kamil idi.

Şeyh Ahmed Kaddesallahu Sırruh, hac farizasını ifâ etmek üzere Hicaz’a gitmişti. Şeyh Abdurrahman Hazretleri de onu karşılamak maksadıyla Bağdat’a gitmek üzere hazırlık yapmıştı, Bu durum Şeyh Ahmed Hazretlerine kalp ci­hetinden ayan oldu. Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin değil Bağdat’a gel­mesini, kendisi Kerkük’e vardığında karşılamasını ve hatta hususi oda­sından dışarı çıkmasını bile katiyen kabul edemeyeceğine yemin billah etti.

Bu şiddetli arzu karşısında Şeyh Hazretleri, hususî odasından bile çıkmadı, Ahmed Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, odasına gelince kucaklaşıp musafahada bulundular. Misafirine hizmetin en iyisini yapmaya çalıştı. Zira kalbinde karşılayamamanın sıkıntısı vardı.

Diğer taraftan bu hadisenin sırrına eremeyenler, ileri geri laflar ettiler. Şeyh Ahmed Kaddesallahu Sırruh Hazretleri akraba ve yakınlarını, fesat çıkarmaya ça­lışanları ve su-i zanda bulunanları toplayarak onlara meseleyi şöyle izah etti:

– Bu zâtın manevî hakikatini anlatmak mümkün değildir. ki, ona, Fahr-i âlem Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bizzat ihdası selam tebliğini irâde buyurmuştur. Hazret-i Peygamberin ihdası selam emrettiği bir kimsenin beni karşılamasını nasıl kabul edebilirim. Onun İçin işin en güzeli, ona her hakte hürmet edip tazim ve ikramdan geri kalmamaktır.


Şeyh Ali Kaddesallahu Sırruh diyor ki;

– Şeyh Abdurrahman Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin vefatından sonra yakın ve uzak yerlerden bölük bölük insanlar gelip taziyede bulunurlardı. Bir seferinde Süleymaniye ahalisinden Seyyid Ahmed Kaddesallahu Sırruh Hazretleri taziye için Kerkük’e teşrif edip dergâh-ı Aliye’de misafir oldular. Taziyeden sonra memleketine dönerken belde ahalisi, eşraf ve seyyidler de kendisini uğurlamaya çıkmışlardı. Bir tepenin yanına gelince hayır dualarda bulunup herkesle vedalaşıp Sonra beni yanına çağırdı. Vardım elini öptüm, oda beni Öptü:

Ya Şeyh ali, siz kimin evladı okluğunuzu bilir misiniz? diye sordu. Ben de

Şeyh Abdurrahman’ın oğluyum, dedim. Bu sefer:

Evet, Şeyh Abdurrahman’ın oğlusunuz. Lakin babanızın nasıl bir zat olduğunu anladınız mı? dedi.

Siz daha iyi bilirsiniz, diye arz ettiğimde:

Şeyh Ali, Şeyh Ali Vallahi ve Billahi ve Tallahi ile yemin ederim ki, Hazreti Fahr-i âlem Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz indinde kendisine babanızdan daha yakın bir veli yoktur, dedi ve ağlamaya başladı. Sonra tekrar Allah’ın adıyla yemin ederek dedi ki:

—Hazreti Gavsu’l- Azam Abdûlkâdir Geylâni Kaddesallahu Sırruh indinde de ona babanızdan daha yakın bir veli yoktur. Artık size bu kadar izahat kâfidir.


Dergâh-ı Aliye’nin aşçıbaşısı Kasım Efendi diyor ki:

—Şeyh Abdurrahman Hazretleri, bir miktar hurma temin edilmesini em­retti. Tekkede olmadığı için de bir kaç müridini gecenin yansında Kafan ülkesinde “Halisât” denilen bir yerden hurma almaya gönderdi.

Yola çıkanlar sabah üzeri bir yere varmışlar, vardıkları yerin Kerkük’e yakın olduğu zannında imişler. Ancak sorduklarında Halisât’a geldiklerini öğrenmişler. Halbuki Kerkük’le Halisât arası yedi günlük bir mesafedir.

Hazreti Şeyh’in himmet ve bereketiyle yedi günlük mesafeyi az bir zamanda kat etmişlerdir.

Hazreti Allah Celle Celaluhü şefaatinden ve himmetinden ayırmaya… Âmîn…

www.mustafahayribaba.com (websitesinden alınmıştır.)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top