Kabir Azabı

Muhterem müslümanlar!

Cenab-ı Hakk, Kur’an’ında kabirden bahsediyor. Topraktan halkolduk. Ölüp tekrar toprağa döneceğiz. Tekrar dirileceğiz. Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Ölü kabre konduğu zaman kabir ona şöyle der; ‘ey ademoğlu yazık sana. Niye mağrur oldun? Niye mağrur oldun da beni unuttun? Bilmiyor muydun ben fitne ve zulmet eviyim. Yazık sana, ben yalnızlık ve keder eviyim. Niye bu kadar gafil oldun? Eğer o kişi salih amel sahibi kimselerden ise bir münadi nida eder kabire: “Bilmiyor muydun, o iyilikleri emreden, kötülükleri men eden bir kişiydi.” Bunun üzerine kabir şöyle der: “Öyle ise ben ona bir yeşillik olurum.”

Kabir ölüye diyor. Ama kabrin üzerine gidenler de pek onu duymuyor. Peki ey biz komşularından veya kardeşlerinden geride dünyada kalan kişi, bizden ibret aldın mı? Sen bizi omuzunda taşıdın, kabre götürdün, kabre koydun ve geriye döndün. Hiç düşünüp ibret almadın mı? Ben de öleceğim diye. Hayır hiç ibret almadık. Allah’ım bizleri de ibret alan kullarından eyle.

Akıllı olursan, aklını kullanırsan, iyiliklere kullanırsan, iradeni iyiliklere kullanırsan elbetteki salihlerden olursun. Kabir sana rahmet olur. Rahmet yeri, bereket yeri olur, nur olur, cennet olur sana. O ölünün cesedi nura gark olur. Hiçbir ölü yoktur ki, içine gömüldüğü çukur ona şöyle hitab etmesin: “Ben zulmet ve yalnızlık eviyim ey mevta.” Üzerinde gezdiğimiz yeryüzü, şu gördüğünüz arz her gün şöyle nida eder: “Ey gafil insan bir gün gelecek benim karnıma girecek, gömüleceksin.” Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle diyor: “Yerden sakının, yerden sakının. Yer sizin annenizdir. Bir gün herşeyi söyleyecek. Sizi bir gün doğuracak. Sizi birgün yeryüzüne çıkaracak. Her şeyi de söyleyecek. Nerede ne yaptın? Allah’a secde mi ettin? İçki mi içtin? Zina mı ettin? Faiz mi yedin? Tefecilik mi yaptın? Adam mı öldürdün? Yetim hakkı mı yedin? Yetimlere zulüm mü ettin? Emanete hıyanet mi ettin? Bunları hepsini söyleyecek.

Kabirde herşey sorulacak. Ölü, kabre girdiği an iki sorgu hakimi gelir. Onlar Münkereyn Hazretleri. Ne diyecekler? Rabbin kim? Sadık olmayan, ameli bulunmayan kişi ‘bilmiyorum’ diyecek. Peygamberin? Bilmiyorum. Dinin? Bilmiyorum. Kıblen? Bilmiyorum. Kıbleye dönmedi ki, secde etmedi ki. Vay haline!

Değerli müslüman!

Secdene, haccına, ameline de güvenme ha! Eğer namaz kılıp yine kötülük işliyorsan; namaz kılıp yine yalan söylüyorsan; namaz kılıp Allah’ı zikredip yine gıybet ediyorsan, birine zulmediyorsan, komşunun hakkına tecavüz ediyorsan o zaman hiç güvenme. Çünkü senin o ibadetin, o amelin sana hiçbir şey getirmez ve seni kurtarmaz. Çünkü boş bir amel olmuştur.

Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Öyle namaz vardır ki, kişinin yorgunluğundan başka kişiye bir şey kalmaz. Öyle oruç da vardır ki, kişiye açlığından, susuzluğundan başka bir şey kalmaz.” Neden? Namazından çalar, hırsızlık yapar. Namazdan nasıl çalınır? Namazda sarığınla, sakalınla, elbisenle oynarsan, pantolonun ütüsü bozulmasın diye yukarı aşağı çekersen namazdan çalmış olursun.

Mescidde bir kişi namaz kılarken sakalıyla, elbiseyle oynuyormuş. Peygamberimiz (sav), o kişiye bakmış ve yanındakilere: “Eğer bu kişinin gönlünde huşu olsaydı, bütün vücudunda azasında da huşu olurdu. Sakalıyla oynamazdı.” Sahabe ve tabiîn el bağlayıp Cenab-ı Hakk’ın huzuruna kıyama durdukları zaman kuşlar, serçeler, güvenciler onların başlarına konarmış. Onlar rükuya vardıkları zaman kuşlar onların sırtlarına konarmış. Onları bir ağaç, cansız bir taş zannederlermiş. Ama biz ne yapıyoruz? Namazda tanzarayı oynuyoruz. Sağa bakıyoruz, sola bakıyoruz. Rükuya eğilip subhane rabbiyel azim derken bir bakıyorsun yanındaki müslüman dönmüş yüzüne bakıyor. Ne bakıyorsun benim yüzüme? Niye? Bilmiyor. İslam’ı bilmiyor. Kur’an’ı bilmiyor. İlmihali bilmiyor. Dini bilmiyor. Bizim cehaletimiz burada. Şu toplumun içerisinde şöyle bir imtihana tabi tutsak çoğu fatihayı okuyamaz, ihlası okuyamaz. Felak ve Nas’ı okuyamaz. Niye? Okuyamamış. Çok kişiye desen ki, gel şuradan ayet oku, Kur’an oku, okuyamaz. Niye? Neden? Ama gâvur hristiyan kendi dinini biliyor. Sen İslam dinini bilmiyorsun. O, bâtıl dinini öğreniyor. Hiç selahiyeti olmayan, yeryüzünde hükmü kaldırılmış bir dini öğretiyor ama sen yeryüzünde tek hak din olan İslam dinini öğrenmiyorsun. Onlar öğrendiği gibi üstelik bizim aramızda yayıyor. Memleketimizde doğudan batıya kadar, güneyden kuzeye kadar öyle bir misyonerlik faaliyeti var ki, aklın hayalin durur. Fakat müslüman hocalar, alimler, müftüler, zühtüler, vaizler, imamlar hepsi dilini yutmuş, hiç kimse dine sahip çıkmıyor. İslam’a sahip çıkan yok. Fakat hristiyanlar Türkiye’de cirit atıyor, karşısına çıkan yok. Devlet de yok, kanun da yok. Herşey onlara teslim edilmiş, rahatça çalışıyorlar. Biz İslam dinini yaymak için niçin rahat çalışamıyoruz? Biz İslam dinini rahatça yayamıyoruz. Onlar çarşı pazarda incil dağıtıyorlar. Sen çık çarşı pazarda Ankara’nın merkezinde Kur’an dağıt, seni hemen yakalayıp götürürler. ‘Ben İslam’ı yayıyorum, şeriatı yayıyorum, İslam dinini tanıtıyorum’ dediğin an elini bağlarlar. Fakat o hristiyan, dinini yayıyor. İncil dağıtıyor. İncilin arasında dolar dağıtıyor. Polisin gözünün önünde kimse müdahale edemiyor.

Evet, ey kişi rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir? O cevap verir: Rabbim Allah’tır. Ya Rabbi, böyle demek bizlere nasib eyle. Dillerimizi lâl eyleme. Bülbüller gibi konuşmak, cevap vermek nasib eyle. Bizleri amel-i salih sahibi kullarından eyle. Dinim İslam’dır. Peygamberim Hz. Muhammed (sav)’dir. Kişi böylece hesaba çekilir. Ağır bir sorguya tabi tutulur. Çok ağır bir sorgu ha! Buradaki gibi değil. Orada kabir genişleyecek, o sual melekleri geldiği an, mevtânın sahipleri henüz daha kabrin başından gitmeden, hoca efendi henüz telkin vermeden sual melekleri geliyor. Kabir genişliyor. Mevtâ oturtuluyor. Ruh iade ediliyor. Sual melekleri geliyor. Rabbin kimdir diye soruyor. Mevtâ senin ayak takırtılarını duyuyor. Anlıyor öldüğünü. Kabre girdiğini de anlıyor. Fakat kabirden başka yere cevap veremez. Eğer salih kişi ise kabir genişler, cevap verir: Rabbim Allah’tır, peygamberim Hz. Muhammed’dir (sav), kitabım Hz. Kur’an’dır, dinim İslam’dır, kıblem Ka’be’dir. Cenab-ı Hakkın görevlendirdiği nidacı nida eder: doğru söyledin. Sen hoşça kal

Bundan sonra sual melekleri onu ağır bir sorguya tutacak. Ayak tarafından gelecek. Ayakta kıyamda durarak, el bağlayıp Allah’ın huzurunda kıldığı namaz sorgu meleğine karşı durur ve: ‘Sen kim oluyorsun da bana soru soruyorsun? O kişinin namazı bu şekilde karşı durur. Melek baş taraftan gelecek, oruç karşı çıkacak: Aç kaldı, susuz kaldı, ciğerleri parçalandı susuzluktan. Sıcak aylarda oruç tuttu. Sen kim oluyorsun da ona soru soruyorsun? O zaman melek el ve kol tarafından gelecek. Eller karşı çıkacak: Sadaka verdi, Allah yolunda infak etti. Yetimleri, yoksulları, miskinleri doyurdu. Oradan da geri dönecek, bedenden gelecek. Beden de karşı çıkacak: Hacc etti, cihad etti, malını ve canını feda etti. Meşakkatlere katlandı. Artık melekler sorguyu bıraktı: Sen hoşçakal, Allah’a ısmarladık. İşte o zaman Cenab-ı Hakk meleklerine emreder: O kuluma cennetten libaslar, örtüler, çarşaflar getirin. Ona döşekler serin. Cennetten bir kapı açın. Kıyamete kadar orada cennet kokusuyla yatacak. Cennet döşeklerinin ve cennet libaslarının içinde yatacak. O salih kulu için Cenab-ı Hakk nida ediyor: “Cennetten döşekler getirin, çarşafler getirin. Onun ruhunu aldığınız zaman ruhunu göklere çıkarın. O kulumu illiyyin makamına götürün. Ona cennete bir kapı açın. Orada kıyamete kadar rahat etsin.” O salih kişinin ruhu alındığı zaman, melekler, ‘rahmet olsun sana’ diye rahmet okurlar. Ruhu göklere çıkarıldığı zaman yeryüzü ve gökyüzü melekleri saf saf olur dururlar.

Kâfire gelince.. Dünyadaki hayatı son bulup ahiret hayatına çıkacağı sırada ona kaba sert melekler gelir. Ellerinde kırbaçlar. Peygamberimiz diyor ki: “O meleğin elindeki kâfire yapacağı azabı, o topuzun ağırlığı o kadardır ki, ins ve cin bir araya gelseler o topuzu kaldıramazlar. O bir dağın üzerine vurulsa dağ tuz buz olur.” Kâfire bir defa vuruyor, toz toprak oluyor kâfir. Yerin dibine indirip çıkarıyor tekrar ruh veriyor Cenab-ı Hakk.

Kâfirin ruhu çıktığı zaman o da gökyüzüne çıkarılıyor, onun da makamı gösteriliyor; cehennemdeki yeri. Yer ve gök melekleri kafire: ‘lanet olsun sana, azab olsun sana, cehennem olsun sana. Sen Allah’a iman etmedin. Allah’a secde etmedin’ diye lanet okuyacaklardır. Haberiniz olsun ey İslam’a karşı çıkanlar. Kulaklarınız çınlasın. Şimdi size yalan geliyor. ‘Ne var canım toprak olacağım, toz toprak. Kâfirler de öyle dediler: ‘Muhammed ne diyor? Ölecek de, toprakta çürüyecek de ondan sonra adam tekrar diriltilecek! Öyle yalan olur mu? Hiç buna inanılır mı?’ diye feryadı yaygarayı koparıyorlardı. Allah ayetini gönderiyordu: “Habibim, Resulüm, o zalimlere, o kâfirlere söyle; bir kişiyi yakıp kül etseniz, toz etseniz. Bir kısmını havaya, bir kısmını denize, bir kısmını karaya savursanız, bizim için o ölüyü diriltmek ana rahmindeki çocuğu diriltmekten daha kolay gelir.”

Kur’an’a karşı çıkanlar, başörtüsüne karşı çıkanlar, Allah’a kafa tutanlar, Allah’a karşı çıkanlar, zikrullaha karşı çıkanlar, şeriata karşı çıkanların hepsi kabre girip o kabrin dehşetini görecekler. Daha sonra o irtica hortladı diyenler kabirlerinden hortlamış gibi kalkacaklar. Onlar nasıl kabirlerinden kalkacaklar, bir göreceksin onları. Göreceğiz onları hep böyle dünyadaki gibi, dünya gözüyle ahirette birbirimizi göreceğiz. Kâfir de gelecek oraya, salih kişiler de. Peygamberler de, evliyaullah da, bütün mürşid-i kâmiller de müridleriyle beraber toplanacaklar oraya. Cenab-ı Hakk, tek tek sorguya çekecek. Öyle bir sorgu ki, mahşer halkına bir kelimeyle nida edecek, herkes sorgulanacak, bir anda bitecek. Bir defa nida edecek ve sorguya çekecek. Cennetlik cennete, cehennemlik cehenneme sevk olacak. Bölük bölük, katar katar. Allah her şeye kadirdir.

Kâfirler, başörtüsüne karşı çıkanlar, Peygamber’e laf atanlar, O bir araptır, akıllı bir kişidir diyenler orada hakikati gördükleri zaman ne diyecekler biliyor musunuz? “Ya Rabbi! Biz hata ettik, kusur ettik. Senin herşeyin hakmış. Bizi bir kez daha geri gönder dünyaya. Sana iman edip amel-i salih işleyelim” diyeceklerdir.

Ashabdan biri vefat etmişti. Peygamberimiz (sav) onun cenazesine geldi. Namazını kıldırdı. Kabre konuldu. Onun kabrinin başında bir müddet oturdu. Daha sonra şöyle dua etti: “Ey rabbim, kabir azabından sana sığınırım. Sen bu kulunu affet. Bu kulunu kabir azabına çarptırma.” Yine ensardan biri şöyle diyor: Resulullah (sav) bir kabrin üzerinde durdu. Uzun uzun ağladı. Sordum: “Ya Resulallah, sana vahiy mi geldi? Rabbinden emir mi geldi?” “Hayır, hayır. Vahiy gelmedi. Bu kabirde olan mevtaya azab ediliyor.” Yine uzun uzun dua ettikten sonra oradan ayrıldı. Allah, analarımızı, babalarımızı, akraba-i taallukatımızı, bütün müslüman kardeşlerimizi kabir azabından muhafaza eylesin. Biz de onların halleriyle hallendiğimiz zaman bizlere de kâmil imanla çene kapamak nasip eylesin.

Değerli müslümanlar!

Devam ediyoruz. Kabire, kabir azabına, salih kişilerle salih olmayan kişiler hakkında bahse devam ediyoruz. Cennet köşkleri vardır, salih kişiler için hazırlanmış. Bu dünyada yapmış olduğu iyilikleri, hayır ve hasenatları, verdikleri sadakaları, hacları, ibadetleri, namazları, zikirleri, tespihleri, tevhidleri hepsi toplanacak bir araya. Allah’ın, senin ibadetine ihtiyacı olduğunu düşünüyor musun? Allah herşeyden münezzehtir. Senin ihtiyacın var. Seni kul olarak halk etti, yarattı Allah. Sana görev verdi. Ey mümin kulum, madem ki bana iman ettin, salih amel işledin, namaz kıldın işte sana cennet.

Arapça metin. Ve yukimunessalate ve mimma rezeknahum yunfikun

Eğer namazı kılar, zekatı da verirsen, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerden de Allah yolunda infak edersen o sevabların karşılığında sana cennet var cennet. Cennet bedava değil. Sırt üstü yatacaksın, ‘ben de Allah’a inanıyorum, Peygamber de insandır ben de insanım’ diyeceksin sonra da cenneti umacaksın.

Ayet metni “kul in küntüm tuhibbunallaha fettebiuni yuhbibkumullah…

“Habibim, Resulüm, söyle onlara: Eğer gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin..” Peygamberi sevmeyen Allah’a gidemez. Yol kapalıdır. Peygamberi tanımayan, peygambere biat etmeyen, Allah’ı tanıyamaz, Allah’ı sevemez. Allah’ım biz aciz, miskin, zayıf, günahkâr kullarınız. Günahlarımız yerle gök arasını doldurmuş. Sen rahmetinle bizi, iyi kulların arasına kat.

Eğer Cenab-ı Hakk, günahlarımızı yüzümüze vurmuş olsa çarşıya, pazara çıkıp kaldırımda gezemeyiz. Boyunlara bir levha olarak asmış olsa günahları boynuna takıp dışarıya çıkamazsın. Kendi günahlarından haya eder, utanırsın. Fakat Cenab-ı Hakk Settâre’l-uyûb olduğu için günahları setretmiş, örtmüş. Bu dünyada kimseye bildirmiyor. Kimse, kimsenin sevabını, günahını bilmiyor. O, affedicidir. O, bağışlayıcıdır. O, affetmeyi sever. Rahmeti bol, merhameti bol, affı bol, mağfireti boldur. Allah’ım, bizleri kendine hakiki kul, Habibin Muhammed Mustafa’na hakiki ümmet eyle.

Kâfirin dünyadaki hayatı sona erip kabre girdiği zaman onun ruhunu melekler gökyüzüne kabul etmezler ve: “Ya Rabbi, senin falan kulunu ne gök kabul ediyor ne de yer” derler. Aman ya Rabbi! Sen bizi muhafaza et. Bunun üzerine şanı yüce olan Allah şöyle buyuruyor: “Götürün onu kabire, ona hangi şartlar hazırlanmışsa, hangi cezalar hazırlanmışsa ona gösterin. O kafire vaadettiğim azabı gösterin.” Kâfir kabre konulduğu zaman o kişi sorguya çekilir: “Ey kişi, Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin ne?” “Bilmiyorum. Bilmiyorum. Bilmiyorum…” diyecek amel-i salih sahibi olmayan kâfir. Cenab-ı Hakk meleklerine şöyle emredecek: “Cehennemden bir baca açın. Cehennem ateşinden iki yatak serin onun altına. Onu koyun o yatağın üzerine. Kıyamete kadar orada azap görücek.”

Bu vaaz ve nasihat günlünüze işliyor mu, işlemiyor mu. Gönülerimiz taş olmuş. Peygamberimiz bu olayı anlattığı zaman ashâb-ı kirâmın hıçkırıklarla ağlama sesleri caddelere çıkardı. Onlar kendilerinden geçer bayılırlardı. Fakat dünya bizi öyle kaplamış ki, dünya kalbimizde öyle yosun tutmuş ki, bir türlü bu va’z u nasihatler, kabir ve cehennem azabının şiddeti, dehşeti ile ilgili haberler bize işlemiyor. Rüzgâr ve fırtınalar nasıl kayalara vurup hızla geri dönüyorsa bu va’z u nasihatler de kulaklarımıza öyle çarpıp geri dönüyor, gönlümüze işlemiyor. Allah’ım, gönüllerimizi öldürme. Gönüllerimizi, basiretlerimizi aç ya Rabbi. Bizlere hakikatleri göster ya Rab. Bugün pazardır. Şimdi gidin kahvehanelere. Çatır çatır kumar oynanıyor, biralar içiliyor.

Amel-i salih sahibi mümin kula, içinde bulunduğu kabir şöyle der: “Ey kötü huylarını terkedip iyi huylarla bezenip bana gelen kul! Hoş geldin. Seni Allah cennetine koysun. Ne güzel kişisin sen.” Mümin kulun canı çıkınca misk-i amber kokularıyla karşılarlar melekler onu.

Gözlerinden parıl parıl ateşler saçan, pis kokulu, uzun dişli azap melekleri çıkar kâfirin karşısına. Cenab-ı Hakk, o azap meleklerine neyi emretmişse onu yerine getirirler. Onlarda acıma hissi yok. Mesela cehennemde yanan kâfirler o azap meleklerine yalvaracaklar: “Ne olur bizi bir anlık da olsa buradan çıkarın da rahatlayalım.” “Yok, biz emri öyle almadık. Biz devamlı size azap emri aldık.” “Ne olur bir su verin.” Nerden su getirilecek? Cehennemde yemyeşil bir ağaç var; zakkum ağacı. Onun dibinden zakkum suyu çıkıyor.

Ayet metni. Min şecerin min zakkum

“O sudan verin içsin olar.” Onlar yudumlayacak, boğazlarından aşağı gitmeyecek. Kızgın su, cehennemde kızdırılmış, hem de zehirli. İşte başörtüsüne karşı çıkanlar bunu içecek. Kur’an’a karşı çıkanlar bunu içecekler. ‘Şeriat gelemez’ diye bağıranlar bu sulardan içecek. Müslümanları kâfirlerin kucağına itenler bundan içecek.

Haberleri olsun; Allah’ın torpili yok, Allah’ın şakası yok. İslam’dan taviz verdin mi, azabı hak ettin demektir. İslam’dan taviz yok. Peygamberimiz (sav), Uhud savaşında öyle daraldı, öyle sıkıştı ki. Neden? Allah, Peygamberini üzer mi? Üzmez. Peki neden? Müslümanlar yetmiş şehid verdi. Peygamberimiz (sav)’nin mübarek dişi şehid oldu. Mübarek yüzü yarıldı, kanlar akmaya başladı. Cenab-ı Hakk: “Yetiş ya Cebrail! Habibimin kanını tut. Eğer yere dökülürse orayı alt üst ederim” dedi. Bütün bunlar niçin olmuştu? Çünkü Uhud Savaşı’na hazırlanıldığı sıradan savaştaki talimatlarına kadar sahabe Peygamberimiz (sav)’in bir çok emir ve isteği konusunda gevşek davranmıştı. Kâfir ordusu savaş için yola çıkınca Peygamberimiz (sav), ashabını askerini topluyor. Müşavere yapacak, istişare yapacak. Peygamberimiz (sav): “Göğüs gögüse meydan savaşı mı yapalım, yoksa müdafaa harbi mi yapalım?” diye soruyor. Peygamberimiz müdafaa harbini istiyor ancak gençler karşı çıkıyorlar: “Ya Resulallah göğüs göğüse çarpışacağız.” Peygamberimiz tekrar tekrar ikaz ediyor ancak gençler ısrar ediyorlar, dinlemiyorlar.

Peygamberimiz evine giriyor. İki zırh birbirinin üzerine giyiyor, atına biniyor. Hz. Ebubekir ve sahabeden bazı ileri gelenler gençlere: “Ne yaptınız? Resulullah’ı kırdınız. Resulullah’ı incittiniz. Yanlış yaptınız. Savaşı kaybedeceğiz” dediler. Gençler hemen koşup Resulullah’a: “Ya Resulallah, hata ettik, kusur ettik. Senin sözün olsun” dediler. Ama Resulullah: “Hayır. Peygamber zırhını giydi, atına bindi. Artık geri dönmez.” Ashab anladı ki savaşı kaybedecekler.

Ashab-ı Resul, Peygamberin bazı emir ve isteklerini dinlemedikleri için yenilgi yüzü görüyorsa, bugün Peygamber’i dinlemeyenler, getirdiği Kur’an’a karşı çıkanlar, O’nun getirdiği şeriate karşı çıkanlar muzaffer olabilirler mi? İslam’a karşı çıkanlar! Dine karşı çıkanlar! Bir gün cezanızı çekeceksiniz, haberiniz olsun. Allah’ın şamarını yiyeceksiniz. Çünkü dinin sahibi, Kur’an’ın sahibi Cenab-ı Hakk’tır. Bu din Kıyamete kadar devam edecektir, bakidir, ebedidir. Kur’an’ın bir harfi değişmeyecektir.

Değerli müslüman! Kıymetli müslüman!

Müminin kabrinde yemyeşil bir bahçeye dönüşür. Müminin kabri yetmiş arşın genişler. İçi ayın ondürdü gibi aydınlanır. Ancak kim Allah’ın zikrinden, Kur’an’ından yüz çevirirse bundan mahrum kalacaktır.

Ayet metni: ve men a’reza an zikri…

Kim benim zikrimden yüz çevirirse…(Taha: 10)

Allah’ım! Bizlere bir sahip gönder. İslamî bir sahip gönder. Dine, Kur’an’a, alem-i İslam’a sahip çıkan bir sahip gönder. Allah hepinizden razı olsun. Cenab-ı Hakk sohbetimizi kabul ve makbul etsin.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top