İslamı Yaşatmak

Aziz Müslümanlar!

Cenab-ı Hakk’a çok şükretmemiz, çok hamdetmemiz lazım. Allah, bize sayısız nimetler ihsan etmiş. Şu azalarımızı sağ salim bize emanet etmiş. Bu azalarımızı da bir gün sorguya çekecek. Ne yaptın? Ellerini, ayaklarını, gözlerini, kulaklarını, kalbini vs. azalarını nerede kullandın, diye hesaba çekecek seni.

Allah’a secde ettin mi? Allah yolunda yürüdün mü? Allah için adım attın mı? Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek için yollar katettin mi? Ağlayanların gözyaşlarını dindirdin mi? Yetimlerin başını okşadın mı? Onları sevdin mi? Yoksa onlara kahr mı ettin? Onlara hakaret mi ettin? Yetim olan evde o yetime bakanlar, o yetimi koruyanlar, onun malına tecavüz etmeyenler için özel olarak o eve Allah’ın rahmeti iner.

Yeryüzünde en hayırlı evler, en hayırlı aileler yetime yediren, içiren, güzel bakanların evleridir. O evler nurlar içerisindedir. Çünkü onlar hergün yetimi okşuyorlar. Onların ağlamalarıyla ağlıyorlar. Gülmeleriyle de gülüyorlar. Öyle insanlar var. Onun için Cenab-ı Hak buyuruyor ki, kendilerine her surette hakim olan, Rablerinden korkarak ne emrolunduysa onu yaptılar.Onlar Allah’tan korkanlar, Allah’ın emirlerini dinen yerine getiren kullarım. (Nahl Suresi: 50) Peygamberimiz (ass), Allah korkusundan kişinin vücudu ürperdiği zaman son baharda ağaçların yaprakları nasıl dökülüyorsa o Allah korkusundan vücudtu titereyn kulların günahları da öyle dökülür. Zaten bir insanda Allah korkusu oldu mu, hiç bir kötülük yapmaz. İsyan etmez. Fakir ise fakirliğine sabreder. Zengin ise Allah’ın verdiği nimetlerden infaz eder. Allah yoyluna verir. Saklamaz, cimrilik yapmaz.

Değerli kardeşlerim! Allah korkusu olan bir toplumda kötülük olmaz. Allah korkusu olmayan bir toplulukta her türlü zürür gelir. İşte gündemde görüyorsunuz. Televizyonların halini, çarşı pazarların halini. Ülkemiz hırsız şebekesi gece gündüz polisin jandarmanın artık bıkmış görev yapmaktan hırsızlar bıkmıyor. Neden? İşte Allah korkusu olmayan bir toplum içerisinde bu nesil yetişiyor. O neslin kötülüğü de iyilere de dokunuyor. İyilere de sirayet ediyor. Seni de rahatsız ediyor. Çünkü seni de korkutuyor. Artık malından, canından, ırzından, namusundan emin değilsin. Öyle bir hale geldi ülkemiz. Emin misiniz? Hayır. Cevabı ben vereyim: Hayır. Hiç kimse malından canından, ırzından, namusundan emin olmaz. Çünkü ülkemizde fuhuş zirveye çıkmış. Artık serbest. Devlet müsaade etmiş.

Bir adam bir günah işlemek için yola çıkıyor. Adam, günah işleyeceği zaman yanındaki arkadaşı diyor ki: “Sen bu günahı işliyorsun ama seni gören birileri var.” “Kim yahu, herkes uyudu.” Gece kervancıların mallarını mücevherlerini çalacak. “İşte herkes uyudu. Kervanbaşı da uyudu. Gidelim onların mücevherlerini alalım, gasp edelim.” Allah korkusu olan arkadaşı: “Allah da uyudu mu?” “Hayır, Allah uyumaz.” “Peki madem ki Allah görüyor, sen Allah’tan korkmuyor musun ki onların mallarını çalacak, haram yiyeceksin” deyince bu doğru dürüst Allah korkusu içine yerleşen o insanın o sözü kötülük işlemek isteyen o insanı irşad ediyor. “Ben de vazgeçtim” diyor. İşte Allah korkusu olan bir topluluktan bir zarar gelmez.

Yahudi, bu ülkede yaşayan tarikatları, müslümanları neden yok etmeye çalışıyor. İşine gelmiyor. Çünkü bu ülkede İslam’ı yaşayan, Kur’an’ı yaşayan, Sünneti yaşayan, Allah korkusuyla yaşayan, hayat süren bir topluluk var. Bu topluluğu bu ülkeden nasıl yok edebilirim, diye seferber olmuş. Yahudi kollarını sıvamış. Müslüman uyanık olur. Kadın kocasını şikayet ediyor, kocası karısını şikayet ediyor. Evler, aileler bozulmuş. Ahlaksızlık evlere kadar girmiş. Kadına soruyorum, “Niçin kocanı şikayet ediyorsun?” “Kocam başka yerlerde otluyor, evine gelmiyor, çoluğuna çocuğuna sahip olmuyor.” Kanun bunu yakalasa, bu hanımefendi bilse ki ben kocamın başka yerde otladığını biliyorum. Bir karakola telefonla bunu yakalattırabilirim. Karakola telefon ettiği zaman karakol ne diyor? “Bir şey yapamıyoruz ki, bir şey yapamıyoruz ki” Ne oluyor? Bu aileler bozuluyor. Televizyonlara bir bak. Sokaklara, çarşıya bir bak. Allah korusun bu nesil de giderse arkadan gelen nesiller ne olacak? Bu nesil de yok olursa, ölüp giderse yok olacağız. Yeniden gelen torunlarımız, neslimiz ne olacak?

Şimdi senin çocuğun kalkıyor bakıyor ki, anam babam namaz kılıyor. O da seni taklit ediyor. Kız annesini, oğlan babasını taklit ediyor. O namaza eğildiği zaman o da annesiyle beraber eğiliyor. Babasıyla beraber eğiliyor. Babasıyla beraber elinde tutup camiye geliyor. Neticede bir şey görüyor. İslami bir birikim olduğu için o ne olur? Anadan, babadan bir şey görüyor, alıyor. Küçükken zaten İslami terbiyesi küçükken verilir. Peygamberimiz (ass) öyle buyuruyor: “Beş yaşında başlayın çocuklarınıza İslami terbiye vermeye başlayın. Yedi yaşında namazı öğretin. Oniki yaşında namazı emredin.” Çocuk müslüman arkadaşından memnun değil. Peygamberimiz (ass) buyuruyor ki: “Öyle bir zaman gelecek ki, alış-veriş yapılırken şu arkadaş dahi, şu ortak dahi birbirinin alış-verişinden memnun olmayacak, birbirine itibar etmeyecek, birbirine inanmayacak. O gün gelmiş. Öyle bir gün gelecek ki, İslam’ı yaşamak, kor ateşi elinde tutmaya benzer. İşte bu asrı, bu tarihi yirmibirinci yüzyılı işaret etmiş, Allah’ın resulü.

Görüyor musun sen, genç delikanlı çocuğuna İslam’ı yaşatman ne kadar zor değil mi? Ona namaz kıldırmak ne kadar zor? Ne kadar zorluk çekiyoruz değil mi? Onları sabah namazına kaldırmada nefis galebe çalıyor. Nefis istemiyor, nefis bırakmıyor, müsaade etmiyor, o gence namaz kılmasına. Fakat ana-baba zorluyor. Evladım kalk namazını kıl. Namaz kılmak mecburiyetindesin. En son o kadar direniyor ki, evlat babayı çileden çıkarıyor. Çileden çıkıyorsun. Artık baba, kuvvete başvurmak zorunda kalıyor. Bir sağına bir soluna bakıyor hemen lavabonun başına geçiyor. Efendi, bu hale niye geldik? Okullar bozulmuş, okulların kapısında tinerciler, uyuşturucu satıcıları kol geziyor. Jandarma toplayıp götürüyor, ertesi gün yine gelip bırakıyor. Oniki onüç yaşlarında bali kullanıyor, sarhoş. Geçen gün bir balici bir komiseri bıçakladı, komaya soktu. Onu ikna etmek için, elinden bir şey almak için çalıştı, çalıştı. En sonunda kasığından bıçaklandı. Bu ne Allah aşkına bu ne? Bu hale niye geldik? İslam’a sahip çıkmadık. Kur’an’a sahip çıkmadık. Hep partinin, pırtının arkasından koştuk. Bu ülkeyi siyasiler bu hale getirdi. Biz İslam’ı kabul etmediğimiz, şeriatı kabul etmediğimiz için Allah bu cezayı verdi. Sen misin müslümanı istemeyen? Sen misini şeriatı istemeyen? Bak senin başına böyle bela verilir. Kapıları her taraftan kilitliyorsun. Çelik kapının bile hırsız yolunu bulmuş, açma planını yapmış, açma yolunu bulmuş.

Bize bir misafir geldi. Hocam, sizin bu kapı gibi bizim kapı da çelik kapıydı. Kırmadan içeri girmişler. Mücevherleri sanki elleriyle koymuşlar gibi oradan mücevherleri alıp gitmişler. Çelik kapıyı bile açmanın yolunu bulmuşlar. Yani hırsız hırsızlığa çalışıyor. Eğitim yapıyor, küfür küfrüne çalışıyor. Mason, kalemiyle İslam’ın aleyhine çalışıyor. Gece gündüz gazeteyi ayağına kadar getiriyor, İslam düşmanı gazeteci. Fakat sen İslam için çalışmıyorsun. Sen Allah için çalışmıyorsun. Onun için çocuğuna da sözün geçmiyor, geçmez. Çünkü sen İslam’ı istemiyorsun. Sen, Peygamberi istemiyorsun. Sen, Kur’an’ı istemiyorsun. İslamiyet’i yaşayacaksın ki, senin sözün evladına geçsin.

Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda savaşanlardan bahsediyor, Cenab-ı Hak. Mallarıyla, canlarıyla nice arslanlar Allah yolunda İslam için can verdi. Bizim ecdadımız Kur’an’ı, İslam’ı bütün Avrupa’nın her tarafına götürdü. Ta Viyana kapılarına kadar İslam’ı götürdü. Kimseye dokunmadı. Kimseyi öldürmedi, malına göz dikmedi. Canına, ırzına, namusuna dokunmadı. Aynen Peygamberin yolundan gitti. Onun için de dünyaya hakim oldu. Gördüğünüz bu kafir Avrupa, o zaman senin ecdadının elini ayağını öpüyordu. Atının dizginini tutmak için kuyruğa giriyordu. Aman Yavuz Sultan Selim geliyor, Yavuz geliyor. Aman Osmanlı’ının padişahı geliyor. Çünkü onda bir vakar var. Çünkü onda bir iman var. O İslam padişahı, O Kur’an’ı başına tac eden İslam padişahı küfrün karşısına çıktığı zaman küfür, karşısında eziliyordu. Yerin dibine geçiyordu. Fakat şimdi ne oldu? Böyle tam tersine döndü. Osmanlı’nın torunları Avrupa’nın elini sıkıyor, elini ayağını öpüyor. Kuyruğa girmiş Bakanlar Bush’un elini sıkıyorlar. Şaron’un kapısına kadar gittiler. Şaron’a yalvarıyorlar: “Aman bize darılmayın ne olursunuz. Ağzımızdan bir laf çıktı yani, ufak bir laf. Kusura bakmayın özür dileriz.” Özür manasıyla Şaron’un ayağına kadar gittiler.

Yuh olsun size. Ama Fatih zihniyetli insanların benim bu sözlerimi kabul etmesi mümkün değil.. . Ama inanıyorum ki, siz müslüman kardeşlerimin beyninde böyle bir zihniyet öyle bir sabit fikir olmadığına inanıyorum. Inşallah öyle temenni ediyorum. Benim sohbetlerime inşallah kızmıyorsunuzdur. Kızanınız da var.

Peygamberimiz (ass) buyuruyor ki: “Yedinci kat gökte Allah’ın kendilerini yarattıktan beri öyle melekleri var ki Allah korkusundan damarları titriyor. Ey Rabbimiz sana gereği gibi kulluk yapamadık. Ey Rabbimiz diye melek ….. Melek nurdan halkedilmiş yemek, içmek, uyumak yok. Hep ibadet taatte kimi secdede, kimi kıyamda, kimi rükuda, kimi tahiyyatta, kimi tenzihte, kimi tevhitte, kimi zikirde vazife görev ne verilmişse onu yapıyorlar. Cebrail (as) diyor ki: “Biz meleklerin bir makamı vardır. O makamın ikinci katına çıkamayız. Her meleğe Allah bir rütbe, bir makam vermiştir. O makam yükselmez. Kıyamda dur emri varsa o melek kıyamda duruyor. Rükuda dur emri varsa bir taife melek ruku yapıyor. Rabbisine rüku yapıyor. Rabbisine devamlı rükuda duruyor, yaratılıştan kıyamete kadar. Fakat Allah’ın mümin kulları öyle değil. Allah’ın kulları Rablerine yaklaştıkları an onlar ilerliyorlar. Mertebeleri artıyor, dereceleri artıyor. Mukarreb melekleri de geçiyorlar. Allah’ın öyle kulları kulları var ki, Cenab-ı Hak kudsi hadisinde buyuruyor: “Benim öyle kullarım var ki, onlar beni özler, ben de onları özlerim.” Allah’ım, bizleri de o kullarından et.

Gönüllerimiz taş olmuş taş. Vaaz u nasihat, hafızlar Kur’an okuduğu zaman Kur’an tesiri, ibadet tesiri yok. Namazlarımızı huşu ile kılamıyoruz. Huşusuz, itaatsiz, şuursuz bir ibadet yapıyoruz. Onun için ibadetimizin lezzetini alamıyoruz.

Değerli Müslüman! Eğer bir kul zikrullahın lezzetini alsa gece uyumaz. Uyku ona haramdır, uyuyamaz. Acaba uyumayan var mı? Bir misal vereceğim. Kars’ta Evliya Camii var. Yıkılıp yeniden yapıldı. Orada bir yatır var: Ebu’l-Hasan Harakanî, Nakşi tarikatı silsilesinde yedinci halife. Selçuklu şehitlerinden. … Bir Ramazan ayında orada görev yapan imam arkadaşım anlattı bana. Dedi ki: “Hocam, bir misafir geldi. Misafir emekli bir albay. Bana dedi ki; ‘Hocam, sana bir sır söyleyeceğim. Sırrımı ifşa etmeyeceksin. Bir ay ramazanlıkta bu zatın dergahında kalacağım.’ ‘tamam’ dedim. Ben de bir kahraman gibi kürsüye çıktım bir teravih sohbetinde. –Fakat bu misafir albay hocaya bazı sırlar anlatmış, demişki, Hoca efendi ben onbeş yıldır yemem içmem, uyumam. Gıdamı tevhitten alırım.- (Ashab öyle değilmiymiş? Peygamber öyle değil miymiş? Evliyaullah öyle değil mi? ashab-ı kiram aç yaşıyordu. Peygamberimizin üniversitesinde onun hadislerini yazan Ashab-ı suffe sahabelerine, Peygamberimiz bir yiyecek gelirse gönderirdi. Gelmezse onlar aylarla haftalarla beklerlerdi. Onlar orada hadis yazmaya devam ederlerdi. Tevhidden aldılar gıdalarını.) Hoca efendi diyor ki; “Ben de kürsüye çıktım: ‘Ey cemaati müslimîn! Allah’ın nasıl kulları var, bilir misiniz? 15 senedir yemez, içmez, uyumaz bu Allah’ın kulları.”

Maneviyatı tadacaksın ki, anlayasın. Maneviyatı tatmadan anlayamazsın. 30 senede 40 senede bu yolda yürüsen yine anlayamazsın. Sevdiğin lezzetini anlayacaksın. Gece uykundan fedakarlık yapacaksın. O seherde öyle kullarım var ki diyor Cenab-ı Hak, onlar beni özler, ben de onları özlerim. Biz işkembeyi kübrayı dolduruyoruz. Bir kilo yemek, bir kilo da su, ey gel keyfim gel. Döşek de yumuşak, tam bir karış döşek. Sırtını yere vurdun mu, bir de bakıyorsun ki eyvah o yemeğin aşkına sabah namazı da gitmiş. Nerde kaldı ki gece teheccüd, zikir. Bakınız hikmet ehlinden birisi ne diyor: “Vücudun sıhhat ve selameti az yemek, ruhun sıhhat ve selameti günahsız olmak, dinin selameti ise mahlukatın en hayırlısı Hz. Muhammed’in ahlakını yaşamaktır.” Efendi, miden rahatsız oluyor, biraz az ye. Öyle tıka basa yeme. Mideyi dolduruyorsun bu sefer de midem ağırıyor diyorsun. Az yesene.

Peygamberimiz diyor ki az ye. Senin peygamberin az yemiş uyumamış. O islamı böyle yaymış. Çöllerde, toprakların üzerinde yatmış, kumlara serilmiş yatmış, yumuşak döşekte yatmamış. O hasır üzerine uzanmış yatmış. O mübarek vücudunda hasırlar iz yapıyordu. Onun yüzü gözü yanaklarında hasır iz yapıyordu. Hz. Ömer (ra) bir gün geldi, selam verdi. Resulullah uzanmış istirahat ediyor, hasırın üzerinde. Peygamberimize selam veriyor. Peygamberimiz onun selamını alıyor. Hz. Ömer (ra) Peygamberimizin bu halini görünce hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Peygamberimiz:

– Ya Ömer niye ağlıyorsun?

– Ya Resulallah, senin bu haline ağlıyorum. Kisralar, padişahlar saraylarda köşklerde yaşıyor. Senin bu halin ne ya Resulallah? Bir yumuşak döşekte yatsana. Ya Resulallah, şu yanlarına yörelerine baksana, hasır iz yapmış.

– Ya Ömer, dünya neyime. Onlar dünyayı tercih ettiler. Biz de ahireti tercih ettik.

Değerli müslümanlar! Bu zikrullah, bu tevhid, bu tarikat yeryüzünde devam ettiği müddetçe Allah kıyameti koparmayacak. Peygamberimiz (ass) buyuruyor: “Yeryüzünde bir kişi bile ‘Lailaheillallah Muhammedun resulullah’ dediği müddetçe Allah kıyameti koparmayacak.” Bu tevhidin hürmetine bu ülke duruyor. Bu gençlerin duası hürmetine duruyor.

Ey içkici sanatçılar, ey İslam düşmanları ateistler! Siz yiyip içip geziyorsunuz. Siz sanıyorsunuz ki, oh keyif yaşıyoruz. Keyfi göreceksiniz. Allah’ın Resulü (ass) buyuruyor ki: “Kahkaha ile güle güle günah işleyenler ağlaya ağlaya cehenneme giderler.” Sen, içki içtiğin zaman kahkaha atıyorsun, keyifleniyorsun. Allah’a küfrediyorsun, Peygambere küfrediyorsun, müslümanların dinine, kitabına küfrediyorsun. Her türlü isyanı yapıyorsun. Aklın başına geldiği zaman da yine kasvetler, yine mazeretler, yine hastalıklar meydana çıkıyor. O içki içene soruyorsun; niçin içki içiyorsun, bu melaneti niye içiyorsun? Diyor ki, hocam o kadar derdim var ki, o kadar meşakkatim var ki, o kadar düşüncelerim var ki, bu içkiyi içtiğim zaman bir anda unutuyorum. Hey salak adam gel Allah’a dön, Allah’a iman et. Allah’a secde et ki, Allah sana huzur versin. Bir insan ne kadar fakir olsa, görüyoruz kardeşlerimizden, fakirliğe sabreden kardeşlerimizi tanıyoruz. Huzur içerisinde sükun içerisinde, rahmet içerisinde yaşıyor. Niye? Rabbisiyle yanyana, Rabbisiyle başbaşa. O gönül vermiş fakirliği kabul etmiş. O öyle bir huzur içindedir ki, anlatılamaz. Ama fabrikatöre sorarsan o ne diyor: Hocam, huzursuzum. Gece sabahlara kadar ölüm korkusu giriyor kalbime bir türlü uyuyamıyorum. Ona namaz kılıyor musun diye soruyorum, hayır diyor. Senin hastalığın orada, Allah seni uyarıyor. Belki de Allah seni sevmiş, belki de hidayet etmiş sana. Allah seni uyarıyor: “Ey kulum! Senin rahatsızlığın, senin hastalığın ibadetsiz, taatsiz ve secdesiz olmandan kaynaklanmaktadır. Gel bana secde et. Rabbine secde et.” Etmez o fabrikatör. Çünkü onun parası bol, şeytanı bol, nefsi kabarık. Aman ya Rabbi! Sen bu genç kardeşlerimizi ve bizleri cümlemizi nefsin tuzağına düşürme. Aileleri bozan, nefsi emmaredir. Ailelere huzursuzluk bırakan nefsi emmaredir. Bazı erkekler hayvan gibi başka yerlerde otluyor. Kendi hanımı var, çoluğu çocuğu ailesi var, gidip hayvan gibi başka yerlerde otluyor. Yasaklara, haramlara tecavüz ediyor. O hayvandır.

hadis metin.

Allah Resulü (ass) buyuruyor: “Allahım! Bana ölmeden önce senin korkundan ağlayan iki göz ver.” Bunu kim diyor? Bu duayı kim yapıyor? Hz. Muhammed (ass) Rahmet Peygamberi yapıyor. Bize ümmetine mesaj veriyor. Zaten rahmet Peygamberini Allah, nurundan halketmiş. Bize mesaj veriyor: Ey ümmetim, siz de ağlayın, sızlanın. Çünkü isyanlarınız, günahlarınız çok, hem de yığın yığın. Kulların sayısı kadar, denizlerin köpükleri kadar, yerle göğün arasına yığılmış günahlar. O günahları ne eritecek, ne yok edecek? Gözyaşları, tevbe istiğfar. O yığın yığın günahları yok edecek ancak gözyaşlarıdır. Allahım, bize de ölmezden evvel senin rızan için ağlayan iki göz ver. Bizlere de o iki gözü nasib et ya Rab!

Ey kardeşlerim, değerli kardeşlerim! Size Allah’ın müjdesi var. Peygamberin müjdesi var. Bir genç geldi. Kötü nefsi kötülük istiyor, günah işlemek istiyor. Peygamberimize gelmiş. -Dikkat buyurun. Nefis galebe ettiği zaman eğer ki şeyhe, bir mürşide bağlıysan gelip ona müracaat edip soracaksın ki, derdine bir çare, bir derman, bir ilaç bula. Nefsi emmarenin ilacı kelimei tevhittir, zikrullahtır.- Ya Resulallah! Nefsim zina yapmak istiyor. Peygamberimiz o genci yanına oturtuyor. Ona bir iki soru soruyor:

-Ey genç, annen var mı?

-Var, ya Resulallah.

-Bacın var mı?

-Var, ya Resulallah.

-Başka birileri senin annenle ya da bacınla zina yapmak isterse razı olur musun?

-Olmam, ya Resulallah.

-Sen nasıl başkasıyla yapacaksın? …Hemen o genç dönüyor ve şöyle diyor:

-O istek gönlümden gitti ya Resulallah.

Çünkü Peygamber onun sırtını okşadı, ona nasihat etti. Nazar etti, onun gözünün içine. Onun kalbine nazar etti.

Bir mürşidi kâmil de müridini karşısına aldığında ders verdiği zaman onun kalbine nazar eder. O mürşidi kâmil diyor ki: “Ya Rab! Bu kulunu nefsi emmarenin elinden kurtar.” Müridin kurtuluşu için gece gündüz çalışır. Ehli tasavvuf diyor ki, bir mürşidi kâmile intisab etmek vaciptir. Bunu kim söylemiş? Şah Abdulkadir Geylani (ks). Çünkü sen nefsine doktorluk, hakemlik yapamıyorsun. Sen o mürşidi kâmili hakem yapacaksın, nefsinle ona teslim olacaksın. O senin nefsini ıslah etmeye çalışacak. Çünkü Allah dostlarının sözleri Allah indinde geçerlidir. Mürşidi kâmil şöyle dua eder: “Ya Rab! Şu kullarının nefsi emmaresini öldür. Nefsi mutmainneler nasib eyle, nefsi raziye nasib eyle.” Bir de nefsi safiye var, o da Peygamberlerin nefsi. Allah’ım bizleri nefsin, şeytanın tuzağına düşürme.

Kardeşlerim!

Bu bir nimettir, dedim sohbetimin başında. Bu ne nimettir, hocam? Bu nimet değil mi? Siz nerelerden gelmişsiniz? Efendim, ta Bursa’lardan, Uşak’lardan, çeşitli vilayetlerden, İstanbul’un uzak yörelerinden bugün Pazar günü tatilinizden, istirahatınızdan fedakârlık yaparak, orayı atıp da buraya gelmek öyle kolay mı? Buraya aşıp gelmek de bir nimet değil mi? Sizin yaşınızdaki gençler meyhanelerde, batakhanelerde, içkihanelerde, eğlence yerlerinde berbat olup gitmişler. Haberlerde uyuşturucu alan bir kızı gösteriyor. O kız konuşamıyor, artık vücut bitmiş. Muhabir ona soruyor:

– Bunu niye bırakmadın? Annen, baban, kardeşin yok mu senin? Onlar seni bu kötülükten ikaz etmediler mi?

– Ettiler, ettiler ama iş işten geçmişti, dinlemedim.

O genç, delikanlı hanım kızı tedavi altına almışlar, tedavi de mümkün değil. Niye? Bitmiş, ölüp gidecek, hemde imansız. Çalışalım, İslam’a çalışalım, tarikatımıza çalışalım. Allah’ın tevhidini yayalım.

Birgün Efendim Hazretleriyle bir yola çıktık İstanbul’da. Bir yerden bir yere gidiyoruz. O zaman arabam yok. O zaman fakir zamanım, param yok. Cebimde Efendim’e araba, taksi tutup da o yerden başka yere götürmeye gücüm yok. Koluna giriyorum. Seksen yaşında; bir elinde baston, bir elinde de Mustafa Hoca, koluna girmiş. O arabadan o arabaya, oradan oraya, dört beş vesait değişerek varacağımız noktaya gidiyoruz. Bir gün Karaköy yeraltına ineceğiz merdivenlerden. Vapurdan inip taksiye binecek Zeytinburnu’na gideceğiz. O merdivenlerde: “Evladım dur, kalbim çarptı, burada biraz dinleneyim” dedi. Dikkat buyurun; “dinleneyim!” Bir elinde baston, bir kolunda da Mustafa Hoca. Dayana dayana.. Ayakta bile duramıyor. Hem kalbi var, hem de bacaklarında romatizmaları var. Bir sürü hastalık; şekeri var, tansiyonu var. Fakat bu muhterem zat evde durmuyor. Işte orda başımdan külahımı çıkarıp altına koydum, taşın üzerine oturttum. Cebinden kalp haplarını çıkarıp bir iki tane hap attı ve dedi ki: “Evladım, ne zorum var ki, evimden çıkayım? Rızaullah için çıkıyorum. Allah’ın tevhidini yaymak için çıkıyorum. İşte burada kalbim tuttu, gidebilirim. Fakat ben bu istirahattan fedakarlığı Allah için yapıyorum. Allah’ın tevhidini yayıyorum.” Işte onların mirası, bu cemaat. Işte onlar bizi miras bıraktılar. Öyle bir zat, o yaşta, o hastalıkta çalışırken, sen nasıl durursun?

Onların mirasından bir hatıra daha anlatayım. Sefaköy’de görevliydim. O anarşinin, terörün çok sıkıntılı zamanları. Ağabeyim köyden gelmiş, misafirimdi. Öğle yemeğini yedik evden çıktık. Benim cami okulla bitişik, hemen okulun karşısında. Sağdan soldan kurşun yağmuruna tuttular bizi. Böyle sağımızdan, karşımızdan, yüzümüzden geçiyor kurşunlar. Asfaltı böyle savuruyor havaya. Ecel gelmemiş. Uzatmayalım, polis geldi birşey bulamadı. Neticede Efendim Hazretleri bunu duymuş; ‘Mustafa Hoca’yı öldürmek için kurşunlamışlar.’ Sadık bir müridi, mürşidi kâmilin nazarında nedir bilir misin? Bu mürid onun gözünde bir pırlantadır. Birgün ziyaretine gittim, arkadaşımın arabasıyla. Arkamda namaz kılan cemaatimden bir iki kişi de arabaya bindiler. Hayri Baba, ölüm döşeğinde yatıyor. Elini öptüm, yanına oturdum. Arkadaşlar da ziyaret ettiler, oturduk. Hemen;

– Evladım, sana kurşun atanlar meydana çıkmadı mı?

– Hayır Efendim, dedim.

– Çıkması lazım –dikkat buyurun- çıkması lazım evladım, deyince

– Çıkmadı Efendim, dedim.

– Bir kalem, bir kağıt al eline şu şu esmaları yaz, dedi.

Ben kalemi, defteri alıp esmaları yazmaya başladığım zaman, o cemaatimden biri feryat etti:

– Ne yapıyorsun? O adam yer beyer ölür, o esmaları okuduğun zaman.

Hayri Baba’nın kulakları ağır işitiyordu.

– Bu adam bize karşı mı çıkıyor? Dedi.

– Evet, dedim.

– Mustafa Efendi’ye kurşun atanlardan biri de sensin, dedi Hayri Baba.

O arkadaş bir hafta on gün içerisinde kafasından menenjite yakalandı, öldü gitti. Beni, hocam gelsin diyerek hastaneye yanına çağırmıştı gittim. Bana: “Hocam, Hayri Baba ’nın şamarını yedim.” dedi.

Bir öz anne-baba bile bir mürşit kadar sevmez evladını. Çünkü o, ‘Allah’ diyor, ‘Lailaheillallah’ diyor. O mürşidi kâmil seni Hak için seviyor, Allah için seviyor. Onun için kardeşlerim, yolumuza devam, zikrullaha devam. Cenab-ı Allah, kötü insanların fitnesinden, şerrinden, bizleri, cemaatimizi korusun. Cenab-ı Hak, alem-i İslamı korusun. Fitne zamanında yaşıyoruz. Çoluğunuza çocuğunuza sahip çıkın, başıboş bırakmayın. Bir yere müsaade ediyorsan, ikinci yere müsaade etme. Korkulur ki ona bir zarar gelir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Öyle bir zaman gelecek ki, gecenin karanlıkları gibi fitneler doğacak.” Işte doğmuş, çarşı pazarı geziyor, kol atıyor. Müslüman çocukları hristiyan yapıyor. Harıl harıl müslüman çocukları hristiyan oluyor. Sen de bir hristiyanı müslüman yapamıyorsun. Çünkü sen çalışmıyorsun ki, dinine yardım etmiyorsun ki. Cenab-ı Hak ayet-i kerimesinde; Eğer benim dinime yardım ederseniz ben de size yardım ederim buyuruyor. Allahım bize yardım et, bizi bize bırakma. Bizi bize bırakırsan biz helak oluruz. Sen bize hayatımızın her anında her alanında her yaşantımızda her bakışımızda her duyuşumuzda, her tutuşumuzda, her gezişimizde birlere yardım et ya Rabbi. (amin)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top