İslam Fıtratı

Muhterem müslümanlar!

Cenab-ı Hakk’a sonsuz şükürler olsun ki, Allah bizleri yaratmış. Kalplerimizi tevhidle tanzim etmiş. Gözlerimize Kur’an’a bakmak nasibetmiş.

Anandan dünyaya geldiği zaman secde üzerinde geldin. “Fıtratta her çocuk müslüman doğar. Kâfirin çocuğu da anasından doğduğu zaman fıtratta müslüman doğar. Çocuk daha sonra ana-babasının dinini kabullenir. Anası babası müslüman ise onu müslüman yapar. Ana-babası hristiyan ise onu hristiyan yapar” diyor Allah Resulü. Ayet-i celilesinde Cenab-ı Hakk buyuruyor ki: “Allah’a ve Resulü’ne itaat edenler, dereceleri, mertebeleri, yücelmeleri nedir, bilir misiniz? Peygamberlerin derecesinde peygamberlerle komşu olacaklardır. Cennette beraber olacaklardır. Birisi Peygamberimiz’e geliyor:

“Ya Resulallah beş vakit namazımı kılıyorum. Kesintisiz, hiç kesinti vermiyorum. Yılda bir ay orucumu tutuyorum, zekâtımı veriyorum, haccıma gidiyorum. Ben ahirette kimlerle beraber olacağım?” Allah Resulü şöyle mubarek iki parmağını işaret ediyor ve:

“Peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle beraber olacaksın. Şu iki parmağım gibi yakın olacaksın.”

Şimdi meyhanedeki insana da sorsan sen Allah’ı seviyormusun? O da, Allah’ı seviyorum der. Sevgi böyle olmaz. Sevgiye ispat lazım değerli müslüman. Sevgini ispat edeceksin. Allah’ın emirlerin yerine getiriyor musun? Peygamber’in sünnetini yapıyor musun? O zaman doğrusun. Peygamberlerle haşrolacaksın. Enes b. Malik diyor ki: Bir gün Peygamberimiz (sav) Selman’a seslendi:

“Ey Selman, nedir bu halin senin? Rengin benzin solmuş, zayıflamışsın. Seni perişan görüyorum.”

“Hayır ya Resulallah, hasta falan değilim. Hiçbir derdim, illetim yok. Tek bir şey istiyorum ya Resulallah: Seni bir an görmezsem, çıldırırım. Seni görmezsem duramıyorum. Bugün de düşündüm düşündüm; ‘Ya Rab, ahirette peygamberim Hz. Muhammed’in(sav) makamı, makam-ı mahmud olacak. Ben de Selman olarak cennete girsem bile mertebem oraya ulaşmazsa ve ben O’nu görmezsem ben ne olurum?” Böyle bir sevgiye karşı elbette peygamberlerle haşrolacak. Sıddıklarla, salihlerle, şehitlerle beraber haşrolacak. Bizde bu sevgi var mı? Yok. Bir türlü bu sevgiyi gönlümüze yerleştiremedik.

Fıtratımız zayıf, çok zayıf. İhlasımız yok denecek kadar az. Bir adam varmış, kendini Allah’a adamış, Allah’a aşık. Adamın bir kızı dünyaya geliyor. Kız evlat ya, onu çok sevimli geliyor. O zatın kalbindeki Allah sevgisi yarıya bölünüyor. Kızını da sevdi ya. Birgün rüyasında öldüğünü görmüş. Kıyamet kopmuş, mahşere çıkmış. Mahşerde çeşitli tevhid sancakları asılmış. O zat da o sancakların arasında. Cenab-ı Hakk bir melek gönderiyor, o zatı o toplumun arasından çıkarsın diye. O zat meleğe diyor ki; “Ben Allah’ı sevenlerden biriyim. Ben Allah aşığıyım. Beni neden buradan çıkardın? Sana öyle mi söyledi, Allah?” “Evet. Rabbim öyle emir verdi. Kızına olan sevgiyle Allah sevgisini bozduğun için bu cemaatle olamazsın.” Uyanır uyanmaz: ‘eyvah eyvah’ diyor, ‘davayı kaybettim.’ Ellerini açıyor: “Ya Rab! Kızımı al. Eğer senin sevgine mani olacaksa, senin muhabbetine mani olacaksa kızımı al.” Bir gün bu zat evinde otururken bir haber geliyor; ‘Kızın damdan düştü, vefat etti. Başın sağ olsun’ denince ellerini kaldırıp: ‘Elhamdülillah, Rabbim sevgisini benden almadı, kızımı aldı’ diyor.”

Burada şu hatıra gelebilir: Hocanın dediğine göre, evlatlarımızı sevmeyelim mi? Seveceksin, fakat nasıl seveceksin? Alllah sevgisi herşeyin üstünde olacak.

Arkadaşlar, kardeşlerim!

Cenab-ı Hakk, kuluna kudsî hadisinde buyuruyor ki:

“Ey kulum benden rızık mı istiyorsun?”

“Evet”

“Kıpırdat elini, vereyim. Çalış vereyim. Sen tembel tembel yatarsan vermem. Başkalarının sırtından geçiniyorsun fakat vermemi istiyorsan kıpırdat elini.”

Şimdi tesbihi eline alman lazım. ‘Lailaheillah’ demen lazım ki, Allah ve Resulü’nün sevgisini kazanasın. Şöyle kendini iyi kontrol edeceksin. Oturacaksın namaza durduğun zaman veya zikrulllaha oturduğun zaman şöyle aklını fikrini bir araya toplayacaksın. Şuurunu, idrakini, inancını, ihllasını bir araya toplayacaksın ve: “Ya Rabbi! Malımın, evladımın, karımın, kızımın, oğlumun, dünyanın sevgisi ne kadar kalbimde? Allah ve Resulü’nün sevgisi ne kadar?” diye teraziye koyacaksın. O zaman anlarsın ki eyvah, ben bugüne kadar zarar gördüm. Ben bugüne kadar hep dünyayı sevmişim. Eyvah diyeceksin. Peki evlat sevilmez mi? Sevilir. Bakınız Peygamberimiz, Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin birini dudaklarından öptü, birini de boynundan gerdanlığından öptü. Peygamberimiz sevgisini bir anlık bile olsa onlara yönlendirince Yüce Allah, Peygamberimizin torunlarının acısını ona haber verdi. ‘Torunlarını öpüp seviyorsun ama şimdi onların acısını sana haber vereceğim:’ Biri zehirlenerek, diğeri başı kesilerek şehit edildi. Evet evlat sevilir. Allah rızası için sevilir. Yoksa, ‘Doktor yapacağım, mimar yapacağım, mühendis yapacağım, maaş getirecek, şöyle katlar üzerine kat çıkacak, oğlum şöyle zengin olacak’ gailesiyle seviyorsan o rızaullah sevgisi değildir. O dünyanın sevgisidir. Evladını da, oğlunu da, kızını da, karını da, müslüman kardeşini de seviyorsan Allah rızası için sevmelisin. Şöyle demelisin: “Ya Rab! Hanımımı senin rızan için seviyorum. Hanımım bana senin bir emanetindir. Senin emanetin olduğu için seviyorum. Irz ve namusum olduğu için seviyorum. Oğlumu ve kızımı sen bana bir nimet olarak verdin. Nimetin kadrini bilebilmek için seviyorum onları. Allah, sana evlat verdi, oğul verdi, kız verdi; ‘kot pantolon giyindir, başını, göbeğini aç çarşı pazara sal’ diye, öyle mi? Sana öyle mi buyurdu Allah? Öyle sevgi olmaz. Sevgi sadece Allah rızası için olur.

Melekler bile Peygamber’e aşıktırlar. O, miraca davet edildiği zaman yedinci kat semada sidre-i müntehaya kadar vardı. Her vardığı semada melekler karşıladı. Öyle karşılandı ki, Hz. Muhammed davet edildi diye bütün melekler saf saf kıyamda O’nu bekliyordu. Çünkü onun gelişi bütün varlığa, bütün eşyaya ilan edilmişti.

Hasan-ı Basrî Hazretleri diyor ki: “Bir kasabaya uğradım. Bir adam gördüm, kabristanda kabirleri kazıyor. Kafaları çıkarıyor, elinde bir değnek var, onunla kafaya vuruyor, kafayı atıyor. Tekrar bir kafa çıkarıp değnekle vuruyor ve o kafayı da atıyor. ‘Adam, ne yapıyorsun sen?’ dedim. Dedi ki: ‘Ben va’z u nasihat dinleyip dinlemediklerini ölçüyorum. Değneğim bazısına hiç işlemiyor. Vuruyorum geçmiyor kafasına. Bu kafayı atıyorum. Bir daha toprağa koymuyorum. Çünkü o, va’z u nasihat dinlememiş. Dinlemiş fakat aklına kafasına işlememiş. Bu yaramaz bir kafa. İkincilerine gelince, değneği vurduğum zaman mantar gibi öbür taraftan çıkıyor. Nasihat, bu taraftan girmiş öbür taraftan çıkmış.

      

Nasıl biz şimdi burada dinliyoruz, dışarıya çıktığımız zaman unutuyoruz ya aynen öyle. Evet, ders alıp çekmiyoruz. Ders almış zikrullaha gelmiyor. Soruyorum, ‘kardeşim, niye gelmiyorsun?’ ‘Hocam!!’ deyip boyun büküyor. Boynunu bana bükme, Allah’a doğru bük. Boynunu Allah’a eğ. Sen yalancısın, sen yalan söylüyorsun. ‘Hocam! Nefis bırakmıyor.’ Ha şimdi silahını düşmana terdersen, silahını düşmana teslim edersen düşman seni öldürür. Senin düşmanın olan nefis, şeytan ne yapıyor? Nefis, şeytan senin imanını almaya çalışıyor imanını. İbadet ve taatını yok etmeye çalışıyor. Bakınız şeytan aleyhilla’ne Cenab-ı Hakk’a ne diyor? ‘Ya Rab, beni rahmetinden kovdun. Kulluğundan kovdun. Ben ebedi cennet yüzü görmeyeceğim. Senden şunu istiyorum: Mümin kulların yoluna geçeceğim, sağından, solundan, önünden, arkasından her yönden onlara sokulacağım. Onların ibadet ve taatlerinin tamamını yok etmeye çalışacağım.’ Allah izin veriyor: ‘Sana izin. Ama ey mel’un, bil ki mü’min kullarımın ruh ağızlarından çıkıncaya kadar tevbe kapılarını açık tutacağım. Son nefeslerinde dahi onların tevbelerini kabul edeceğim.’ Allah bu müjdeyi veriyor. Allah’ım, bizi o kullarından eyle.

Değerli müslüman kardeşim!

Ders alıp çekmemek bir ihanettir. Manevi bir ihanettir. Söz verip de sözünde durmayan nedir? Sen düşün ne olur? Hangi sınıfa dahil olur. Şöyle bir düşün, araştır. Kitapları okuyursan sözünden cayana ne denir, hangi zümredendir, hangi sınıftandır, bilirsin. Allah’ım bizi onlardan eyleme. Bizi gerçek müminlerden, gerçek imana, gerçek ihlasa sahip eyle.

Şimdi biz Hasan-ı Basri Hazretlerinin buyurduğu gibi kendimizi şöyle bir hesaba çekeceğiz. Ben va’z u nasihata geliyorum. Her hafta halka-i zikire de oturuyorum. Sohbetleri hangi kulağımla dinliyorum. Maddi kulağımla mı dinliyorum, manevi kulağımla mı? İnsanların bir maddi kulakları vardır bir de manevi. İnsanın gönlü vardır, manevi kalbi vardır. O kalbini açacak, gönlünü açacak. Manevi gözlerini, basiretini açacak. Akl-ı selim olarak kulağını va’z u nasihate verecek ki o sopa kafaya vurulduğu zaman dışarıya çıkmasın, içerde kalsın. Üçüncü kafaya da sopayı vuruyor kafadan sopa dışarı çıkmıyor. Hasan-ı Basri’nin kabristanda gördüğü adama bunlar kim dediğinde; bunlar va’z u nasihatı dinlemiş, yutmuş ve yaşamışlardır. O kafaları ne yapıyordu? Onları yeniden tekrar toprağa gömüyordu. Öbürlerini atıyordu.

Görüyor musun? Buradan gelip buradan gitmemeli. Ders, ders, ders. Zikrullah, zikrullah. Allah’a itaat, Peygamber’e itaat, Allah dostlarına itaat. Allah’ı sevenleri sevmek, müminleri sevmek, müslümanları sevmek, müslüman kardeşlere hoşgörü göstermek, onlara güzel yumuşak sözler söylemek, onları güzel karşılamak, onları tebessümle karşılamak vaciptir. Yüce Allah buyuruyor: ‘Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insan hafızasında düşünmediği cenneti ben iyi kullarım için hazırladım.” İşte Allah’a ve Resulü’ne itaat eden, Allah’ı ve Resulü’nü sevenler için hiç bir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiç bir insanın aklına gelmeyen bir cennet ve bu cennetin köşkleri, sarayları, hurileri ve gılmanları. Onlar mümin kullar için yaratılmış.

Allah’a ve Resulullah’a itaat edenler için yarattım. İnsanın kalbi çok önemli. Bir ayet-i celilesinde Cenab-ı Hakk buyuruyor ki ; O kalpler ki marazlı, hastalıklı kalpler. Onlara Allah sevgisi Allah muhabbeti girmez. Onlar hastalıklıdır. Onların tedavisi lazım. O kalbin sahibi, bir mürşid-i kâmile teslim olacak, kalbini ona verecek, kalbini onun kalbine dayayacak zikrullah aşkıyla, zikrullah muhabbetiyle biiznillah yavaş yavaş o kalp tedavi görecek. Bir de bakarsın ki, o kapkara bulut gibi kararan kalp nurlanmış, parlak bir kalp olmuş. Ne ile? Zikrullah ile. Ne ile? Tevhid ile. Ne ile? Allah aşkı ile, kelime-i tevhid ile.

Değerli kardeşlerim!

Allah kalplerimizi hastalıklardan muhafaza eylesin. Bu akıllara gelmeyen, gönüllere gelmeyen, hiçbir gözün görmediği cennetler hangi kullara verilir? Kul kalbi ile Allah’ı tasdik eder, Allah’a iman eder. Diliyle kul Allah’ı daima zikreder, anar. Azalarıyla da Allah yolunda hizmet eder. Şimdi kul kalbi ile iman etti, Allah’ın vermiş olduğu, nasibettiği o kâmil imanı kalbine koydu. Sadece iman ona yetmiyor. Ya amel-i salih lazım. İbadet taat lazım. İtaat lazım. Allah’a secde lazım ki o yola varasın. Yol uzun, menzil çok uzun. Dili ile Allah’ı zikreder ölünceye kadar. O kalbin, o dilin sahibi ayaklarıyla camilere yürür. Zikrullah sohbetlerine varır. Zikir meclislerine varır. Sohbet meclislerine varır. İşte bu azaların sahipleri için Allah, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akılların düşünmediği cennetlere nail edecek. Allah, bizleri de o kullarından eylesin.

Peki onlar için ne ikram var? Allah, meleklerine cennette libaslar emredecek. Meleklere; ‘O cennetlik kullarım için gidin onlara cennetimin libaslarını giyindirin.’ Melekler gelir, o cennetlik kullara, o kalbiyle iman etmiş, diliyle Rabbini zikretmiş, ayağıyla zikirlere, sohbetlere gitmiş, camilere yürümüş cennetliklere; ‘Selam, size. Allah’tan size selam getirdik. Bu libaslar sizin için. Alın giyinin cennete girin. Cennetin bin köşkü var. Köşkün içinde yetmişbin köşk var. Cennetin içinde yetmişbin huri var. Yetmişbin hurinin yanında yetmişbin gılman var, cennetlikler için. Erkekler hurilerle evlenecek, zevce olarak. Fakat buradaki gibi münasebet yok. Orada sevgi muhabbet var. Orada sevişme var. Böyle buradaki gibi değil. O sevgi muhabbet de ter şeklinde vücutlardan çıkıyor. Öyle su falan çıkmıyor. Çünkü orası cennet.

Şimdi hanımlara bir mesaj göndereceğim. Bu cennetlik erkeklerin yanında ey hanım kardeşlerim, eğer sen de cennetliksen, kocanı memnun ettinse, onun ırzını, namusunu, çoluğunu, çocuğunu, iffetini, şerefini korudunsa sen de cennete gireceksin, baş huri olarak. Allah seni erkeğine verecek. Şimdi burada eski bir arkadaşım hatırıma geldi. Allah rahmet eylesin o kardeşimiz de yakında vefat etti. O kardeşimizle bu sohbeti yaptığımız zaman parmağını kaldırdı. Hocam, bir şey soracağım. Ben Allah’a diyeceğim ki, Ya Rabbi, ben o cenneti de istemiyorum, o karıyı da. Demek ki, bu kardeşimizin canını yakmış, ciğerlerini yakmış. Zaten bu kadın cennete giremez.

Bir kadından bahsetmiş ashab.-Bu sıralar hiç kadınlardan bahsetmiyorum. Hep erkeklere yükleniyorum.- Bu kadından bahsedince sahabeden biri; ya Resulallah ben o mahalledeki kadını tanıyorum. Komşular ondan memnun değil. O kadın komşulara diliyle eza cefa ediyor. Peygamberimiz diyor ki, o kadında hayır yoktur. O kadının yeri nardır, cehennemdir. Ama o kadın ne yapıyormuş? Sabahlara kadar namaz kılıyormuş. Onun ibadeti Allah’ın yanında hiçtir. O kadın cehennemliktir.

Eğer kocalarınnızı memnun ederseniz, kocalarınızın rızasını kazanırsanız, cennete gidersiniz. Şimdi burada kadınlardan bir soru geldi. Hocam, beyim içki içiyor, sarhoş. O seni ilgilendirmez, mesuliyet kocana aittir. Eğer o içkiyi, o kötülüğü sen içsen kocanın seni boşaması gerekir. Seni ikaz edecek, yola gelmezsen bırakacak. Fakat koca kendinden mes’uldur. Sen kocandan mes’ul değilsin. Senin onu güzellikle ikaz edersin. Bu zehir u zıkkımı içme, yazıktır. Paranı harama verme, paranı harcama diye ikaz et. Sen o sarhoş kocana dahi hanımlık yapmak mecburiyetindesin.

Hasan-ı Basri Hazretleri diyor ki, ben kestiğim kurbanımın ilk etini ilk önce duvar komşum olan mecusiye ve yahudiye ikram ettim diyor. Sen de orada diyeceksin ki ya kurban eti gavurlara verilir mi? Verilir. Komşu hakkı var sende. Şimdi o kocanın da sen de hakkı var. İçki içiyor, günah kazanıyor. Allah ıslahını nasip etsin. Ama sen ona öyle cefa ediyorsun ki, ona öyle hakaret ediyorsun ki, bir kadın kocasına köpek derse salak manyak derse bu içki içmeden de beterdir. O kocanın kalbini yaralıyorsun sen. O koca daha bunu unutmaz. Senin gideceğin yer de ebedi olarak nardır. Ama yemek yapacaksın. Kocan akşam geldiği zaman onu karşılayacaksın. Yüzü gülmüyorsa yüzünü güldürmeye çalışacaksın. Bakınız Fatımatü’z-Zehra, Hz. Ali Efendimizle münakaşaya tutuluyor. Hz. Ali Efendimiz hiç bir şey söylemiyor. Sayıyor, sayıyor döküyor her şeyi. Bu sefer kalkıyor ağlıyor, sızlıyor. Hz. Ali Efendimizin ellerini ayaklarını, yüzünü gözünü öpüyor. Yedi defa etrafında dönüp Hz. Ali Efendimizi güldürünceye kadar ağlıyor ve Resulullah’a gidiyor. Kızım niye ağlıyorsun? Gözümün nuru babacığım, damadın Ali ile münakaşa ettim. Onun yüzünü güldürünceye kadar çalıştım. Kızım Fatıma, Allah’a yemin ederim ki, Ali’yi inciterek ölsen cenaze namazını kıldırmam, diyor. Ne zannediyorsun hanıfendi sen kocana salak diyorsun, manyak diyorsun, senin ırzını, namusunu, bedenini koruyor. Bütün zorluklara, darlıklara, yokluklara göğüs geriyor. Senin ırzın namusun için, canını ateşlere soğuklara, sıcaklara atıyor. Bunu unutma. Borca harca giriyor. Bütün zorlukları senin yüzünden çekiyor. Bu kocanın kıymetini bil ha. Evet Allah hepinizden razı olsun. Cenab-ı Hak sohbetimizi kabul ve makbul etsin. Bu yolda bizleri daim etsin. Bu yollara bizleri layık eylesin. Cenab-ı Hakk evlatlarımızı hayırlı eylesin. Ameli salih sahibi kullarından eylesin.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top