İbret Almak

ramadan-kareem2Hasan-ı Basri Hazretleri buyuruyor ; Bir kasabaya uğradım. Bir adam gördüm, kabristanda kabirleri kazıyor. Kafaları çıkarıyor, elinde bir değnek var, onunla kafaya vuruyor, kafayı atıyor. Tekrar bir kafa çıkarıp değnekle vuruyor ve o kafayı da atıyor. ‘Adam, ne yapıyorsun sen?’ dedim. Dedi ki: ‘Ben va’z u nasihat dinleyip dinlemediklerini ölçüyorum. Değneğim bazısına hiç işlemiyor. Vuruyorum geçmiyor kafasına. Bu kafayı atıyorum. Bir daha toprağa koymuyorum. Çünkü o, va’z u nasihat dinlememiş. Dinlemiş fakat kafasına işlememiş. Bu yaramaz bir kafa. İkincilerine gelince, değneği vurduğum zaman mantar gibi öbür taraftan çıkıyor. Nasihat, bu taraftan girmiş öbür taraftan çıkmış. Üçüncü kafaya da sopayı vuruyor kafadan sopa dışarı çıkmıyor. Hasan-ı Basri (r.a), adama “bunlar kim” dediğinde; “bunlar va’z u nasihatı dinlemiş, yutmuş ve yaşamışlardır.” O kafaları ne yapıyordu? Onları yeniden tekrar toprağa gömüyordu. Öbürlerini atıyordu.

Nasihatleri dinliyoruz ama gereğini yapmıyoruz. Evet, ders alıp çekmiyoruz. Bazıları ders almış zikrullaha gelmiyorlar. Soruyorum, ‘kardeşim, niye gelmiyorsunuz?’ ‘Hocam!!’ deyip boyun büküyorlar. Boynunu bana bükmeyin, Allah’a doğru bükün. Boynunuzu Yüce Allah’a eğin. Sen yalancısın, sen yalan söylüyorsun. ‘Hocam! Nefis bırakmıyor.’ Ha şimdi silahını düşmana terkersen, silahını düşmana teslim edersen düşman seni öldürür. Senin düşmanın olan nefis, şeytan ne yapıyor? Nefis, şeytan senin imanını almaya çalışıyor imanını. İbadet ve taatını yok etmeye çalışıyor. Şeytan aleyhilla’ne Cenab-ı Hakk’a şöyle dedi: “Ya Rab, beni rahmetinden kovdun. Kulluğundan kovdun. Ben ebedi cennet yüzü görmeyeceğim. Senden şunu istiyorum: Mümin kulların yolunu keseceğim, sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından her yönden onlara sokulacağım. Onların ibadet ve taatlerinin tamamını yok etmeye çalışacağım.” Yüce Allah izin veriyor: “Sana izin, ama ey mel’un, bil ki mü’min kullarımın ruhları bedenlerinden çıkıncaya kadar tevbe kapılarını açık tutacağım. Son nefeslerinde dahi onların tevbelerini kabul edeceğim.” Yüce Allah bu müjdeyi veriyor. Allah’ım, bizi o kullarından eyle.

Ders alıp çekmemek bir ihanettir. Manevi bir ihanettir. Söz verip de sözünde durmayan nedir? Sen düşün ne olur? Hangi sınıfa dahil olur. Şöyle bir düşün, araştır. Kitapları okuyursan sözünden cayana ne denir, hangi zümredendir, hangi sınıftandır, bilirsin. Allah’ım bizi onlardan eyleme. Bizi gerçek müminlerden, gerçek imana, gerçek ihlasa sahip eyle.

Şimdi biz Hasan-ı Basri Hazretlerinin buyurduğu gibi kendimizi şöyle bir hesaba çekmeliyiz. Ben va’z u nasihata dinliyorum. Her hafta halka-i zikire de oturuyorum. Sohbetleri hangi kulağımla dinliyorum. Maddi kulağımla mı dinliyorum, manevi kulağımla mı? İnsanların bir maddi kulakları vardır bir de manevi. İnsanın gönlü vardır, manevi kalbi vardır. O kalbini açacak, gönlünü açacak, manevi gözlerini, basiretini açacak, akl-ı selim sahibi olarak kulağını va’z u nasihate verecek ki o sopa kafaya vurulduğu zaman dışarıya çıkmasın, içerde kalsın.

Görüyor musun? Buradan gelip buradan gitmemeli. Ders, ders, ders. Zikrullah, zikrullah. Allah’a itaat, Peygamber’e itaat, Allah dostlarına itaat. Allah’ı sevenleri sevmek, müminleri sevmek, müslümanları sevmek, müslüman kardeşlere hoşgörü göstermek, onlara güzel yumuşak sözler söylemek, onları güzel karşılamak, onları tebessümle karşılamak vaciptir. Sevgili peygamberimiz buyuruyor: ‘Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın hayal edemediği, düşünemediği nimetlerin toplandığı cennet mü’minler için hazırlanmıştır.” İşte Allah’a ve Resulü’ne itaat eden, Allah’ı ve Resulü’nü sevenler için hiç bir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiç bir insanın aklına gelmeyen bir cennet ve bu cennetin köşkleri, sarayları, hurileri ve gılmanları. Onlar mümin kullar için, Allah’a ve Resulullah ‘a itaat edenler için yaratılmış.

Paran bol bankalarda çuvallarla paran var, zekat vermezsin. Sen Allah’ı seviyorum diyorsun ama kimin safındasın? İşte kardeşlerim, bize Allah bir nimet kapısı açmış. Maddi ve manevi. Gel azığını al git, bedava sofra. Tevhid sofrasına otur. Manevi Rızkını al git. Maddi rızık konusunda telaş etme, acından ölmezsin. Kul yaşadığı müddetçe rabbim onun rızkını verir.

Hasta bir insan düşünün. Ne eli tutuyor ne kolu, ne de bacağı. Sadece bir nefesi var. Ruh bedenden daha ayrılmamış. Allah, o sırt üstü yatan kulunun dahi rızkını veriyor. Birisini gönderiyor onun ağzına kaşıkla su veriyor. Kul dünyadaki rızkını ölüp can bedenden ayrılıncaya kadar alacak. Allah kulunu rızıksız yaratmaz. Ömrü ne kadarsa rızkını da ona göre ayarlamış. Allah’ın adaleti işte böyledir, kimse rızıksız kalmaz. Taksimat Yüce Allah’a aittir. Bazılarını fakirlikle, bazılarını da zenginlikle sınar. Fakirliğe sabredenler cennete hak kazanır. Zengin olup da malın, nimetin kadrini kıymetini bilmez ve Allah yolunda infak etmezse onun da elinden alınır, başkasına verilir yahut cehennemi boylar.

İman eden kimse kaygılı uyur, kaygılı uyanır, kaygıyla akşamlar. Çünkü insanoğlu iki kaygı arasındadır: 1) Geçmişte işlenen suçun kaygısı ki, Allah tarafından nasıl karşılanacağı belli değildir. Allah dilerse affeder, dilerse cezalandırır. 2) Ömrün geriye kalanındı işlemesi muhtemel suçların kaygısı. Acaba insanoğlunu neler beklemektedir? Bu gidişle imanını muhafaza edebilecek mi? Sadece Allah’a kulluk edebilecek midir? Allah’ın dinine sahip çıkacak mıdır? Yoksa ömrünü uyku ve gaflet içinde mi geçirecek?

Ölümü tadacağımızı biliyoruz. Kıyametin kopacağını biliyoruz. Hesaba çekileceğimizi biliyoruz. Peki nedir bu rahatımız, gafletimiz? Neden İslam’dan başka yollar arıyoruz? Hasan-ı Basrî (ra)’ın diliyle söyleyecek olursak: “Sizler kazandığınız paralarla evlerinizi genişletiyor, kabirlerinizi daraltıyorsunuz.”

Bir gün gelir… yiyemez, içemez oluruz. Sere serpe kara toprağa uzatılırız. Beyaz kefen içinde… Hani mevki makam? Nerede mal, mülk, servet? Evlatlar miras kavgasında…

“İnsanlara, kadınlar, evlatlar, yığın yığın biriktirilmiş altın, gümüş, güzel binitler, süslü gösterildi. (Ali İmran: 14)

İnsanoğlu Rabbine yaklaşmak için malı ve canıyla imtihana tabi tutulur. Malını ve canını Allah yolunda feda edenlerin varacakları yer cennettir. Mallarını, evlatlarını, arabalarını, altın ve gümüşlerini… kısaca servetlerini Allah’tan çok sevenlerin varacağı yer esfele safilindir. Helalinden kazanılmayan veya helalinden kazanılmış olmakla beraber, Allah yolunda sarfedilmeyen mal, mülk ve servetlerle, hayasız ve hayırsız evlatlar senin için bir musibettir, beladır…

Efendimiz (sav): “Helal kazanç sahiplerine ruh rahatlığı, kalp feragati ve hesap kolaylığı vardır. Allah (cc)’un yolundan çıkmış haram kazanç sahibi olanlara ise ruhi tedirginlik, iç sıkıntısı, bunalım, vesvese, ağır hesap ve neticede şiddetli bir azap vardır” buyurmuştur.

Dünya hırsından kurtulup Allah’a yakın olmak istiyorsak, kendi kendimize şöyle diyelim: “Ey Nefis! Sen de bir gün öleceksin. Kara toprağa gireceksin. Teneşire uzanacaksın. Bak ey nefis! Mezarlıklarda yatanlar da bir zamanlar senin gibi yer, içer, güler, oynarlardı. Ama şimdi kara toprak altında, sessiz sedasız kimbilir ne haldeler?”

Geliniz gafletten uyanıp şeytana ve nefse dur diyelim. Aklımızı başımıza alıp Rabbimize kulluk edelim. Düşünelim mezarlarda sessizce yatanları. Bir zamanlar bizim gibi saltanat sürenleri. Geçen gün bir daha geri gelmez. Ölüme çare bulunmaz. Kendimize yazık etmeyelim. Dünyaya kapılıp gitmeyelim. Gizli açık işlediğimiz tüm günahlara tevbe edelim. Halimize ağlayıp paslanan kalplerimizi cilalayalım. Arınalım, tertemiz olalım.

Peygamberimiz (sav) buyuruyor: “Kul kapılarını kapadığı, perdelerini indirdiği, insanlardan gizlendiği ve Allah’a günahkârlıkla baş başa kaldığı zaman, Cenab-ı Hakk ona hitaben: ‘Ey ademoğlu! Beni, seni görenlerin en değersizi mi kabul ettin?’ der”

“Sapıklığa düşmüşlerden başka kim Rabbinin rahmetinden ümidini keser” (Hicr: 56) Kısacık bir ömrümüz var. Rabbimiz dünya hayatında mal, evlat, mevki, makam vs. vererek bizi imtihan eder. Akl-ı selîm için sahip olduğu her şey onu Rabbine yaklaştırır. Sahip olduklarımızla gururlanıp rabbimizi unutmayalım… Çünkü bir gün elimizden alınacak… Gençlik, güzellik kuş gibi uçup gidecek. Yalnız başımıza kabre gireceğiz. Karanlık, daracık bir yer… Ne feryadına kulak veren var Ne seni hatırlayan…

Vakit bu vakit, Zaman bu zaman. Dem bu dem… Tevbeye sarılalım… Şu mübarek günleri fırsat bilelim… Ecel gelip çatabilir… Ölüm, sessiz, sadasız yaklaşıyor. Hayırları hep erteliyoruz.

Namaz?       -Kılarız.       Oruç?         -Tutarız.      Zekat?       -Veririz.     Hac ?      -Gideriz. …derken ölüm şerbetini içiverirsin. Elin boş, yüzün kara. Varırsın yüce dergâha. Kulaklarımızı açıp can kulaklarımızla dinleyelim Hakk’ın sözünü. Başlayalım artık ibadete ve taâte… Halimize ağlayıp âh edelim. Gelin tevbe edelim… Ömür mütemadiyen geçiyor… Hani dün, hani evvelki gün? Nerede gençlik? Delikanlılık… Allah’tan başka sığınılacak kim var? Sahibimiz o. Rabbimiz o. Bizi yaratan o. Yediren o. İçiren o. Sonunda hesabı O’na vereceğiz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top