Gerçek İman – Gerçek Mümin

mumin_suresi_13Muhterem kardeşlerim, bugünkü dersimizin mevzûu îman. Okuduğum ayet-i celilesinde Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

“Gerçek mü’minler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; karşılarında Allah’ın ayetleri okunduğu zaman îmanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.”  Îman ne güzel şey! Allah’a îman ne tatlı şey! İnançsızlık, îmansızlık ne kötü şeydir. Allah’a îman et ve o îman üzerine dur!

Gerçek mümin, her zaman mutlu, huzurludur. Kim huzur ve mutluluğu bir başka yolda, bir başka dinde ararsa asla bulamaz. Ne Hıristiyanlık, ne Yahudilik, ne Budizm; hiçbir din İslâm gibi mutlu edemez insanı. Allah buyuruyor ki; ُ“Allah indinde tek din İslâm’dır. Peygamberimiz (s.a.v.) geldikten sonra bütün dinler ve kitaplar nesh edilmiştir, geçersiz hale gelmiştir. Geçmiş bütün peygamberlere îman ederiz, Allah’ın indirdiği kitaplara îman ederiz. Ama hükmü geçerli olan tek din İslâm’dır, dinine uyulacak tek peygamber Hz. Muhammed Mustafa’dır (s.a.v.). Zaten Allah’a îman, meleklerine îman, Allah’ın indirdiği bütün kitaplara îman, bütün peygamberlere îman, ahiret gününe îman, öldükten sonra dirileceğine îman, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna îman, Müslüman olmanın şartlarıdır.

Bunlardan bir tanesine bile inanmayan kişi mümin olamaz. Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ve zekât vermek “Müslümanım!” diyen kişinin yerine getirmesi gereken görevlerdir. Kişi bunların hepsine inansa ve yerine getirse ama “-Bu zamanda hacca gitmeye ne gerek var, Araplara para yedireceğine, o parayla burada hayır-hasenat yaparım.” dese, îman etmiş olmaz. Kişi namaz kılsa da, oruç tutsa da, zekât verse de, hacca gitmenin farz olduğuna inanmadığı müddetçe Müslüman olamaz. “-Oruç tutmaya ne gerek var.” dedi mi, kâfir olur. Îman bir bütündür. Îman müminin gönlündeki bir zinetdir. Kötü ameller, işte bu zinetin güzelliğini, süsünü alıp götürür.

Allah muhafaza içki içersen, zina yaparsan îmanının güzelliği gider, haram yersen, faiz alıp-verirsen, îmanının nuru söner. Öyleki; bir mum ışığı kadar dahi ruhunu aydınlatmaz hale gelir. Bir üfleme kalır! Üfledin mi bir anda küfrün zifiri karanlığında kalırsın. Ama gerçek müminin gönlündeki îman bir güneştir. Îman dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmektir. Bir insan kalbi ile inanmış olduğu halde dil ile tasvip etmezse, Allah indinde îman etmiş sayılsa da, kullar arasında o insan Müslüman bilinmez. Bundan dolayı kişinin Müslüman olarak sayılması için, kalbi ile tasdik ettikten sonra dili ile bunu ikrar etmesi gereklidir.

Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kâbe’yi haccetmek, Ramazan orucu tutmak.”

Hacca gidiyoruz. Adamın biri bana şöyle demişti; “-Hocam ben böyle olduğunu bilseydim hacca gelmezdim.” Neden, çok zorluk çekiyormuş, az kalsın bacakları ezilmiş. Eğer bu kişi bile bile bunu söylüyorsa o anda îmandan çıkar Allah muhafaza. Ama cehaletinden dolayı söylüyorsa günahkâr olmuştur.

Ey Müminler!

Allah bizlere güneş gibi parlayan bir îman nasip etmiş. Bu îman nurunu söndürmemek için çalışmak lazımdır. Îman ettiğini söylediğin halde salih amelin yoksa îmanın o nuru sönmeye başlamış demektir.

Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ki;

“Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle, cehennem de (bedenî arzu ve iştahları kabartan) şehvetle sarılmıştır.”  Bundan dolayı insan, kötü ameller işledikçe cehenneme ve hatta küfre adım adım yaklaşır. Kalpteki îman nuru azaldıkça azalır, zayıfladıkça zayıflar. Bu kadar bir îmanla bu uzun ahiret yolunu nasıl katedeceksin. Kalbindeki zerre kadar îman seni Allah’a ulaştırmaz. Son nefesinde îmanını almak için üzerine çullanan şeytana mukavemet edemezsin.

Bakınız, yol uzun! İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren ahirete doğru yolculuğa başlar. Bu yolculuğun ne kadar süreceğini Allah’tan gayrı kimse bilmiyor. Biz, çocuğumuz dünyaya gelmeden onun için emellere düşüyoruz. Yavrumu büyütüceğim, evlendiriceğim, yuvasını kuracağım, torunlarım olacak, onlara şunu alacağım, bunu yapacağım! Lakin bu çocuğun dünyaya nasıl geleceğini, nasıl yaşayacağını, ne kadar yaşayacağını Allah biliyor.  Geçen gün bize daha 2-3 yaşlarında bir çocuk getirmişlerdi. Çocuğun beyni kendiliğinden büyüyormuş, ne anasını tanıyor, ne de başkasını. Sadece öyle bakıyor. Hani nerede tûl-i emeller? Bu ne hikmet, bu ne cilve Ya Rabb! Sakın ha, “-Bu çocuğun suçu ne ya Rabbi!” demeyesin. Bundaki hikmete senin benim aklım ermez! O çocuk bize Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği bir ibrettir. “-Ey kullarım görün; bu tarafta nur topu gibi bir çocuk ihsan ettim, öbür tarafta beyinsiz bir çocuk verdim. O nur topu gibi çocuğun ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlayın. Allah’a şükredin.”

Geçen gün bir uçak kazası oldu. Kazada kadın-erkek, genç-yaşlı elli yedi kişi öldü. İşte bitti hepsinin dünya yolculuğu. Uzak zannedilen ölüm bir anda karşılarına dikiliverdi. Bunda da birçok hikmet var. Sakın ölümden gâfil olmayın. Ölümü uzak zannetmeyin. “-İleride yaparım, daha sonra tevbe ederim.” demeyin ey kullarım. Bu ne büyük bir uyarıdır, ne büyük bir nasihattir. Ama görene, anlayana! Bakın kazadan sonra hiçbir yetkili çıkıp; “Bu Allah’ın takdiridir. Allah bizlere ölümü hatırlatıyor. O isteyince her şey bir anda oluveriyor. O istemezse hiçbirşey olmuyor”, demedi. İşte pilotaj hatasıymış, kuleden aldığı komuta uymamış, Ankara’ya geri dön denilmiş, o da bir daha inmeye çalışmış, kaza bundan olmuş. Pilot Ankara’ya dönseymiş bu kaza olmazmış. Bu göz hakikati görebilecek bir göz mü? Sebeplere takılıp, sebepleri var edeni hiç hesaba katmayan bir zihniyetin îmanla, İslâmla hiç alakası var mı?  Bunlar Allah’a henüz îman etmiş değiller! Ben Müslüman’ım demekle iş bitmiyor. Gerçekten îman edeceksin. Îman kalbine yerleşmemişse, adının Ahmet-Mehmet, Ayşe-Fatma olması bir şey ifade etmiyor. Sen bir ağaçtan, bir taştan bile daha değersizsin Allah katında.

Ey kardeşlerim!

Îman ile salih amel, bir bütünün iki parçasıdır. Biri olmazsa diğerinin bir anlamı yoktur. Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı ve peygamber olarak da Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) seçen kişi, îmanın tadını alır. Alması lazımdır. Şayet îmanın tadını, lezzeni alamıyorsa îmanın nuru azalmış, tazeliği gitmiş demektir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki;

“Îmanınızı yenileyin. Ashap; -Ya Rasûlallah, îman da eskir mi? -Evet! Elbisenin eskidiği gibi içinizdeki îman da yıpranır ve eskir. Kalbinizdeki îmanı yenileyin. -Îman nasıl yenilenir Ey Allah’ın Rasûlü? -Kelime-i Tevhîd ile.

Cennete-cehenneme îman ettiği halde ibadet etmeyen, ibadetinden lezzet alamayan kişinin îmanı eskimiştir. Onun bol bol lâ ilâhe illallah ile Allah’ı zikir ile îmanını yenilemesi, takviye etmesi lazımdır.

Kişinin sahip olduğu îmanın üstünlüğünü gösteren dört haslet vardır:

a) Allah’ın takdirine sabretmek,

b) kadere rıza göstermek,

c) Allah’a tevekkül etmek,

d) Rabbi’nin emirlerine teslim olmak.

Bu dört şeyi hakkıyla yapanın, îmanı zirvededir. Cenâb-ı Hakk’tan ne hüküm geliyorsa ondan hoşnut olman, her şeyini Allah’a bırakıp mütevekkil olman, başına gelen her türlü musibet ve belaya sabretmen îmanının güzelliğini gösterir.  Mümin, başına gelen bela ve musibete sabrettiği zaman, Allah (c.c.), onu hafifletir. Hastalığa hamdedip sabrettiği zaman şifa verir. Biz hastalandığımız zaman feryat ediyoruz, ticaretimiz kötü olduğunda isyan ediyoruz. Bu, güzel bir îman değil. Dünyayı sevdiğimiz kadar, önemsediğimiz kadar, ahireti sevmiyoruz, önemsemiyoruz. Zarar ettiğimizde üzüldüğümüz kadar, namazı kaçırdığımızda üzülmüyoruz. Hatta biraz meşguliyet artınca namazı hemen kazaya bırakıyoruz. İşimize zarar verir diye “-Sakala ne gerek var.” diyebiliyoruz. Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu niçin unutuyoruz.

Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım- akrabanız, kazandığınız mallar, fesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”

Allah seni para ile deniyor, çocukların ile deniyor, sıhhatin ile deniyor, malınla-canınla deniyor, imtihan ediyor. Bu dünya imtihan yeridir.  Cenâb-ı Hakk seni dünyaya ne diye gönderdi? Hayâtı ölümü ne için yarattı? Yemek içmek için, her istediğini yapman için mi gönderdi? Sen başıboş mu yaratıldın? Şu ayetleri duymadın mı? Tebareke suresini hiç dinlemedin mi?

“Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter. O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayâtı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.”

Hayatta sana verilen her nimetin hesabını vereceksin. Yaptığın her işin faturasını ödeyeceksin. Nasıl kazandın, helalinden mi yedin, haramdan mı yedin, ömrünü nerede geçirdin? Bunların hesabını vereceksin. Cenâb-ı Hakk inceden inceye sorguya çekecek seni ve ona göre muamelede bulunacak. Bunu bil! Helal kazanıp helalinden yiyenlere soracak; “-Gerektiği gibi şükrettin mi? Aç ve yoksullara elini uzattın mı? İsraf ettin mi? Yemeklerin yarısını döktün mü, bayat diye ekmekleri çöpe attın mı?”

Değerli müminler, Rabbimiz üzerimizdeki nimetlerini arttırdı. Babalarımız, dedelerimiz yokluk görmüş, biz gerçek yokluğu görmedik. Çocuklarımız ise yokluk nedir bilmiyorlar. Ama Cenab-ı Hakk’ın nimetlerine şükretmez ve israf edersek, Allah verdiği nimetleri alır. Çeşit çeşit yemeklerin, rengârenk sebzelerin, meyvelerin yarısı çöpe gidiyor. Bütün bunların hesabını vereceksin. Bunların hesabını vermeden hiçbir geçit geçemezsin. Çok geçitler var geçmen gereken. Birinci durak kabir. Kaç yıl yatacaksın orada, cennet bahçelerinden bir bahçe mi olacak, cehennem çukurundan bir çukur mu olacak orası? Bunu Allah’tan başka bilen yok.

Îman sinede bir güneştir! O güneşi -Allah muhafaza- bir söz dahi söndürebilir: Adam hacı olmuş diyor ki; “-Faiz neden haram olsun ki? Devlet, koca başbakan, büyük millet meclisi resmen ilan etmiş, faiz alabilirsiz diye. Neden haram olsun ki?” Bu söz insanı kâfir eder. Dinden çıkarır hafazanallah. Çünkü Allah (c.c.) Kur’an’da açıkça ilan etmiş, faiz haramdır:

“Faiz yiyen kimseler, şeytan çarpmış kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: “Ticaret, tıpkı faiz gibidir.” demeleri yüzündendir. Oysa, Allah, ticareti helal, faizi haram etti. Bundan böyle her kim Rabbi tarafından kendisine bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, artık geçmişte aldığı onundur ve hakkındaki kararı Allah verecektir. Her kim de döner, yeniden faiz alırsa, işte onlar cehennemin sakinleridirler, hep orada kalacaklardır.” Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyuruyor; “Faiz yemek, şu kadar defa zina etmekten daha şiddetlidir.

Efendi, neden bir şey saymıyorsun, neden söz dinlemiyorsun? Neden Cenâb-ı Hakkın emirlerini ihlal ediyorsun. Cenâb-ı Hakkın sana haram dediği faizi neden alıp-veriyorsun. Neden Allah’ın sözüne itimat etmiyorsun, neden Allah’ın emrini tutmuyorsun? Allah yakacağım diyor, niçin korkmuyorsun?

Bir memlekette faiz yaygınlaştıysa, zina suçu küçük görülmeye başladıysa o millet, o memleket iflah olmaz. İki yakası bir araya gelmez.  –Elhamdülillah- bizim îmanımız var, bizim inancımız var, bizim ihlasımız var, bizim Rabbimize secdemiz var, bizim rabbimizin emirlerine boyun eğişimiz var. Bizde itaat var. Belki günahlarımız, kusurlarımız çok. Günahsız kul olmaz. Peygamberlerin dışında yeryüzünde günahsız insan bulamazsın. Cenab-ı Hakk hiç günah işlemeyen kul istemiyor. Fakat Allah, günahlarımızdan pişman olup ahirinde tövbe etmemizi istiyor.

Cenâb-ı Hakk, kulu tevbe ettiğinde çok sevinir. Başka bir ilahın kapısına gitmediği için, kendinden başka bir Rab bilmediği için çok sevinir. Hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde bakın ne buyuruyor:

“Allah, mü’min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: “Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu devesi ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. Uyandığında bir bakar ki, devesi başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar, fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: “Devemin kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye kadar uyuyayım” der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken, bir de ne görsün! Başı ucunda devesi durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri.”

İşte Allah’ın, mü’min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan devesine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden daha fazladır.” Allah Allah! Bu ne büyük bir sevinçtir. Tevbe etmek ne güzel bir ibadettir. Fakat bizler tövbe etmiyoruz, dille etsek de kalpten pişmanlık duymuyoruz. Günah üstüne günah işliyoruz. Belki bazen kalbimizde bir pişmanlık beliriveriyor ama bir zaman sonra tevbemizden cayıyoruz. Şeytanın maskarası oluyoruz. Tevbe ediyoruz, beş dakika sonra yeniden günah işliyoruz.  Bu nedir? Bu, şeytanın maskarası olmaktır. Bakıyorsun adam, namaza başlamış, çok seviniyorsun.  Bir müddet sonra bakıyorsun ki adam kumar masasında.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

“İman, yetmiş (bir başka rivayette altmış) küsur şubedir. Hayâ da îmandan bir şubedir.”  Hayâ, îman ağacında yetişen en değerli meyvelerden biridir. Hayâsı olmayanın îmanı zayıftır. Kadın anadan üryan geziyor. Adam çırılçıplak geziyor. Erkeklerin de çıplak gezeni var. Bu, hayâsızlıktır. Hayâ olmayan kalpte îman yoktur. Hayâsı zayıf olan müminin îmanını yenilemesi lazımdır. Onun îmanı eskimiş, yıpranmış demektir. Bu imanın yenilenmesi, tazelenmesi, takviye dilmesi lazım. Ne ile? Sohbetimizin başına belirttik; kelime-i tevhid ile, lâ ilâhe illallah sözüyle. Bol bol zikir ile, salih amel ile.

Ensardan bir adam, kardeşini utangaçlıktan vazgeçirmeye çalışıyormuş. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.); Onu kendi haline bırak, çünkü hayâ îmandandır. Ne mutlu o mümine hanımlara, ne mutlu o mümine kızlara ki yabancı erkeklerden utanıyorlar, yabancı erkeklerden hayâ ediyorlar. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) bu gibi mümine hanımlara, mümine kızlara müjde veriyor. Çarşaf giyinsen de, sabahlara kadar namaz kılsan da, nâmahrem erkeklerden kaçınmıyorsan, îmanın zayıf demektir. Yabancı kadın-erkek baş başa bir arada oturamaz.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Yabancı bir erkekle bir kadın yani nikahı düşen bir erkek ve bir kadın bir arada oturduğu zaman üçüncüsü şeytandır. Mümine hanımlar, sizleri tenzih ediyorum; bugünkü kadınlar şeytanın maskarası olmuşlar. Örtüleri gitmiş, hayâ kalmamış, îmanın bağı kopmak üzere. Yazık, yazık, yazık! Çırılçıplak gezen kadınlara çok yazık. Allah onların bedenlerini cehennemde yakacak. Cehennemde cayır cayır yanacaklar.

Bir tarihte yaşlı bir kadına; “Bu kıyafetle dolaşma, günahtır, cehennem ateşi çok şiddetlidir, kabir azabı çok çetindir.” deyince, kadın bana ne dedi biliyor musunuz? “-Ben öldükten sonra, kabire girdikten sonra, orada azap olunacakmışım, kim görüyor beni? İsterse azab etsinler, ne yaparlarsa yapsınlar. Ben burada saltanatımı, zevk-ü sefamı süreyim de!” Bu söz Müslüman birinin söyleyeceği bir söz değildir. Bu sözü söyleyen îman dairesinden çıkmıştır. İşte bu da gösteriyor ki, hayâ olmayan yerde îman olmaz.

Ya Rabbi! Îmanlarımızı güçlü kıl. Îman çok önemli! Kim gerçekten inanarak “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.a.v.) onun Rasûlüdür” diye şahitlikte bulunursa Allah onun vücudunu cehenneme haram kılar.”  Ne büyük bir müjde! Ya Rabbi! Bizleri de bu kullarından eyle. Hem dille hem de kalple şehadet getirmeyi bizlere de nasip eyle. İman sahibi, her an Allah’la birlikte olur. Ondan bir an dahi gâfil olmaz. Nerede olursa olsun, ne yaparsa yapsın hep Allah’ı düşünür, O’nu zikreder.

Peygamberimiz (s.a.v.), gece yatmadan önce abdestini yeniler, mübarek ellerini şöyle birleştirir, İhlâs, Felâk-Nâs ve Fâtiha Sûrelerini okur, ellerine üfler ve tepeden tırnağa kadar bütün vücudunu mesh ederdi. Mesh ettikten sonra, sağ tarafı üzerine, kıbleye karşı yatar ve mübarek yanağını sağ avucunun içerisine koyarak şöyle dua ederdi: “Ya Rab! sana güvendim, sana inandım, sırtımı sana dayadım. Ya Rab! Şu ölüm mesâbesinde olan uykudan beni tekrar uyandır.”  İşte bu, îman dolu kalbin yapacağı bir iştir.

Biz nasıl yatıyoruz? Acınacak hallerimiz var. Biz sadece beş vakit namaz kılınca her şey tamam zannediyoruz. Herşeyin en azıyla yetiniyoruz. Dünya işlerinde hep daha fazlasını istiyoruz. Ahiret işinde ise, “-Bu bana yeter.” diyoruz.  Bakınız, çoğunuzun günlük dersi var. Hala derslerini 33’lü çeken çok kardeşimiz var. Yıllardır 33 defa lâ ilâhe illallah ile ders çeken kardeşlerimiz niye 100, 300, 500 ile dersini çekmiyor. Îmanın zayıf işte. Sen de iyi biliyorsun ki îmanın nuru az, ibadetinin lezzeti yok. Niçin kelime-i tevhidi arttırmıyorsun. Niçin gelip, Hocam dersimi artır, demiyorsun. Tarikat-ı ‘Âliye-yi Kadirîyye’nin onbirbin tane dersi var. Fakat hangi mürîd onbirbin ders çekiyor. Henüz daha yok. Niye herkes aldığında kalıyor, “-Bu bana yeter.” diyor. 33 ders seni bir yere götürmez. 1001 defa lâ ilâhe illallah de. Hatta günlük derslerinle yetinme. Sokaklarda gezdiğin zaman, çarşıda pazarda dolaştığın zaman, evde oturduğun zaman, günlük dersinin dışında başka bir virdin olması lazım. Lisanına bir esmayı takacak onu vird edineceksin. Öyle vird edeceksin ki, uyumadan önce başladığın zikrin, uyandığında da devam edecek. Böyle mürîd olacaksın. Evet, hani o mürîd?

Kur’an virdiniz var mı? Hergün Kur’an okuyor musunuz? Kur’anı unuttunuz. Hep dünyaya daldınız. Hep dünyanın peşinde koşuyorsunuz. Bak 57 kişi dağa çarptı, paramparça oldu. Hani dünya? Herşey bitti. Artık geri dönüş yok. Önünü-arkanı, sağını-solunu gardiyanlar kesti. Kabre götürülüyorsun. Kurtuluş yok. Artık pişmanlığın bir faydası yok. Peygamberin sana haber vermişti, Kur’an sana haber vermişti! Sen dinlemedin, söz dinlemedin. Sen vaz-u nasihatleri dinledin. Söylenenler bir kulağından girdi öbüründen çıktı. Hiçbirini almadın. Yine tövbeni bozdun, içki içtin, kumar masasına oturdun, faiz yedin, namazı terkettin.

Allah ne emretmişse, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne buyurmuşsa haktır. Onların her sözüne îman ederiz. “-Bunu benim aklım almıyor. Böyle şey olmaz.” sakın deme! Bakın miraç olayına! Aklın alacağı bir şey mi? Gerçek îman sahibi hiç tereddütsüz buna îman eder. Bu, îman ve ihlas meselesidir. Buna bugünkü insanların birçoğu inanmıyor. Birçok akıl burada duruyor. Cenâb-ı Hakk murat etsin, yeter ki. Yeter ki Cenâb-ı Hakk bu işe “ol!” desin. O “ol!” derse her şey olur. Cenâb-ı Hakk’a nihayetsiz hamd-ü senâlar olsun ki, bizlere îman nasip etmiş. Ya Rab, bizlere gerçek iman nasip eyle. Birleri hakiki müminlerden eyle! Amin.

Eşşeyh Hacı Hafız Mustafa ÖZGÜR (K.s)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top