Ana Baba Hakkı

ihtiyar-amcaCenab-ı Hakk (cc) bizlere öyle nimetler ihsan etmiş ki, adedini sayamayız. O nimetlere gereği gibi şükredemiyoruz. Allah (cc) bizi bir ana ve bir babadan, yani bir erkek ve bir dişiden yaratmış. Ana-baba dünyaya bir defa geliyor. İkinci defa gelmesi için dünyaları versen ana-babanı mümkün değil geri getiremezsin.

Cenab-ı Hakk (cc) Kur’an-ında ana-babaya o kadar yer vermiş ki akıllara durgunluk verir. Allah (cc), kendisine ibadet edilmesi emrinden hemen sonra Ana-babaya ihsanda bulunmayı emretmiştir. Cenab-ı Hakk (cc) varlığından birliğinden sonra ana-babadan bahsediyor.

Bugün ana-baba evladın yanında öyle kıymetsiz bir hale gelmiş ki, her şey tersine dönmüş. Ama sen Allah’ın emrine uy ve hep ananı babanı tercih ed. Sakın ha sakın, ana-babayı incittin mi iki cihanda da gülmezsin. Bunu böyle bil. Anana babana ne şekilde harekette bulunup muamele ediyorsan, bil ki evladın da sana aynısını yapacaktır, bunu hiç unutma. Hepsi bir bir karşına çıkacaktır. Anana babana ne yaptınsa evladın da sana aynısını yapacaktır. İyilik yaptınsa iyilik yapacak, kötülük yaptınsa kötülük yapacaktır. Ana-baba bir devlettir, bir nimettir, bir rahmettir. Her kimin yanında ana-babası varsa Kainatın Efendisi ona müjde veriyor.

Hastaya, yaşlıya bakmak, hizmet etmek çok zordur ama mükafat da ordadır. Allah sana bedava sevap vermez. Zorluk, meşakkat, zahmet çekeceksin onları kaldırıp indireceksin. Kucağına alıp ellerini ayaklarını öpeceksin ki Allah da sana cenneti versin. Cennet bedava değildir. Sırt üstü yatacaksın, anne-babanı kovacaksın ondan sonra da cennete gireceğim diyeceksin. Hayır, cennetin kokusunu bile alamazsın.

Babası çok yaşlanmış, hasta döşekte yatan bir evlat bir gün, bu hasta babasına hizmetten yoruluyor, ondan kurtulmayı düşünüyor. Babasını zenbile koyuyor, sırtına alıp yola çıkıyor. Babasını götürüp ormana bırakma niyetiyle yola koyuluyor. Kendisinin de 8-10 yaşlarında bir oğlu var. Çocuk da ormana giderken babasına eşlik ediyor. Bir ağacın dibine bir döşek serip babasını bunun üstüne oturtuyor. Babasını ormanda bırakıp oğluyla beraber eve dönüyorlar. Yolda çocuk babasına soruyor:

“Babacığım dedemi niye bıraktın?”

“Oğlum artık yaşlandı bakamıyoruz. Artık orada ölür gider.”

“Babacığım sen  yaşlandığın zaman ben de seni getirip ormana bırakacağım” der o küçük çocuk. Adam birden irkilip pişman olur. Geri dönüp babasından ağlayarak özür diler. Babası da:

“Ağlama oğlum, ben babamı ormana atmadım ki sen de beni ormanda bırakasın. Ben ana-babamı atmadığım için senin gelip beni alacağını biliyordum. Tecellinin nereye varacağını merak edip bekledim.”

Babaya bakın, Allah bizlere de o şuuru, o basireti versin. Ya Rab evlatlarımızı sana iyi bir kul, din-i mübine hadim, ana-babaya hizmetkâr eyle. Ana-babasına isyan edenlerden değil, tazim ve ikram edenlerden eyle. Evlatlarımıza da hidayet eyle. Ana-babaya saygılı evlatlardan eyle. Bizim üzerimize düşen vazife, onlara hayır dua etmektir.

Ana-baba öyle bir devlet ki, öyle bir nimet ki, öyle bir bereket ki onlar evde oturdukça eve bereket yağıyor. Nereden geldiğini bile bilemezsin. Çünkü orda cennet kokulu ana babalar vardır.

Bir genç gelmiş Peygamber Efendimize (sav)’e:

“Müsaaden olursa ya Resulullah cihada gitmek istiyorum.”

“Kimin var yanında?” diye soruyor Allah Resulü.

“Anam ve babam var ya Resulullah.”

“Git ana-babana hizmet et, onlara ikramda bulun. Onların ellerini ayaklarını öp, bu  senin için cihaddan daha eftaldir.”

Bir genç daha geliyor. Yine aynı şekilde cihada gitmek istediğini bildirince Peygamberimiz yanında bakmakla yükümlü bulunduğu kimsenin olup olmadığını sorunca, genç de annesinin olduğunu bildiriyor. Peygamber Efendimiz o gence de :

– “Git  annene hizmet et, bu senin için cihaddan üstündür. Ona ikramda bulun, ona hürmet et. Cennet onun ayağı altındadır” buyuruyor.

“Allah (cc) kat-i olarak hükmetti. Ancak ona ibadet edin ve hiçbir şeyi ona ortak koşmayınız. Ana-babalarınıza iyilik ve itaatte bulunun. Şayet gerek ikisi veya herhangi birisi yanınızda ihtiyarlanırsa onlara öf bile demeyiniz, onları azarlamayınız. Onlara güzel sözler söyleyiniz. (Onlar için şöyle dua edin:)

‘Ya Rabbi, nasıl ki onlar ben küçükken beni kol kanat gerip beni yetiştirdilerse sen de onlara öyle rahmetinle muamele eyle…” İSRA: 23

Ya Rabbi o anam-babam beni nasıl büyüttü, nasıl iyilikte bulundu, nasıl yardım etti ve beni bağrına bastıysa Sen de onlara öyle muamele eyle diye dua etmeliyiz.

“Öf ana, sus be, sen lafımı kesme, karışma benim işlerime.”

Bu gün bu sözleri söylüyoruz ana-babamıza. Onları susturuyoruz, incitiyoruz, üzüyoruz. Onlarda susuyorlar. Çünkü mahkum olmuşlar, esir düşmüşler zalim evladın eline, susuyorlar. Ama bir de şöyle kenardan, tenhada bakıyorsun ki evladın ana-babayı azarlaması, o fena zalim sözleri onların gözlerinden yaşlar akıtıyor.

“Evladım ben sana böyle mi yaptım? Ben seni büyüttüm, sen ağladığın zaman ağladım, sen hasta olduğun zaman hasta oldum. Yemedim sana yedirdim, uykumu senin için terk ettim. Oğlum, ben seni böyle mi büyüttüm ki sen bana hakaret ediyorsun” diye aklından geçiyor fakat söyleyemiyor. Korkusundan diyemiyor. Dese kolundan tutulup dışarı atılacak.

“Aman evladım bunu böyle yapma” bile diyemiyor. Artık her an gözü dışarıda ana-babanın, ha bu gün bizi dışarı atacak ha yarın. Çünkü evde zalim bir kadın var, kükrüyor.

Rahmetli annem derdi ki, “Senin  gece öğretmenin gelsin görürsün.” Gece öğretmeni varmış, gündüz yazar gece okurmuş. Gündüz ana-babanın yapıp ettiklerini yazar, kocası akşam eve geldiği zaman yatak odasında okur.

 “İşte annen bana şöyle dedi, baban bana şöyle yaptı” diye gece öğretmeni rapor verir. Bir bakarsın ki evlat ana-babaya kafa tutuyor, kötü kötü laflar söylüyor.

“Oğlum sana ne oldu?”

“Sen hanıma şöyle demişsin, böyle demişsin.”

“Ah evladım ben sana gece öğretmeni gelecek ve mektupları okuyacak demedim mi?”

Şimdi gençler size söylüyorum. Sakın ha hanımlarınızın dolduruşlarına gelmeyin. Ana-babanızın öğütlerini dinleyin. ‘Kaynanam-kaynatam beni istemiyor’ diye gelenler varsa da daha çok ana-babadan, kaynana-kaynatadan şikayet geliyor. Aman gençler, içimizde var bu hastalık, yok diyemem. Allah bu şikayet, dedikodu hastalıklarını evimizden ve içimizden kaldırsın. Evlerimize, ailelerimize huzur ihsan eylesin. Birlik, beraberlik, sevgi ve muhabbet ihsan eylesin.

Sen de babasın, senin de yavrun var. Yavrunu kucağına alıp seviyorsun. Biz eskiden çocuklarımızı ana-babamızın yanında kucağımıza alamıyorduk. Şimdi çocuklarımız ana-babayı dinlemiyor. Tamam bir şey demiyoruz, sevsinler ama, sen nasıl ona yavrum deyip bağrına basıyorsan seni büyüten ana-baba da seni yavrum diyerek  bağrına basmışlardı. Sen niçin anne-babanı incitiyorsun, utanmıyor musun? Allah’tan korkmuyor musun? Yarın o evladın da senin karşına çıkacak. Çorbana ne doğrarsan kaşığına o gelir. Dünyaları versem ana-babamı dünyaya geri getiremem. Ama ne mutlu ana-babası yanında olan kardeşlerimize.

Efendim Hayri Baba Hazretlerinin ziyaretine gittiğimde bazen rastlıyordum. İki oğlu okula gidiyordu. Okula gittikleri zaman annelerinin de babalarının da ellerini öper öyle evden çıkarlardı. Aynısını okuldan döndüklerinde de yapar, ellerini öperlerdi. Onlar da çocuklarına dua ederlerdi. Onlara hayran kalıyordum. Sen de işe gideceğin zaman yola çıkmazdan önce ana-babanın elini öp ki işin rast gitsin. O da sana desin ki: “Evladım kazasız belasız gidesin, akşam sağ salim dönüp evine gelesin. Allah senden razı olsun evladım. Tuttuğun toprak avuçla altın olsun.” Bir bakıyorsun rızkın öyle geliyor ki nereden geldiğini bile bilmiyorsun, bol bol yağıyor üstüne. Niye? Onların duasını aldın diye. Ana-babasının duasını alana ne mutlu. Cennet var cennet. Allah Resulü (sav): “Cennet anaların ayağının altındadır,” diyor.

Allah buyuruyor:

“Ey insanlar sizi bir erkek ve bir dişiden yarattım…” HUCURAT: 13

Cenab-ı Hakk (cc) nikahı mübah kıldı, helal kıldı ki bir erkek bir kadın nikahlansın da haram işlemesin, zina yapmasın, günaha düşmesin. Genç var, diyor ki, hocam evlenip de başıma bela mı alacağım, o kadar karı-kız var ki. Bu nedir? Ahlaksızlık, terbiyesizlik, şerefsizlik, insanlıktan çıkmaktır. Allah bütün evlatlarımızı, torunlarımızı, neslimizi, sizleri de, bizleri de, bütün Müslüman kardeşlerimizi bu fuhuştan, kötülüklerden muhafaza eylesin, günahlardan korusun. Bakınız Cenab-ı Hakk (cc), “Ey imanla şereflenen kullarım, iman eden kullarım” diye hitap ediyor. İmanını, şerefini kaybeden insandan ne hayır gelir sana. Ne ana-babaya, ne komşuya, ne vatana, ne millete ne de devletine hiçbir fayda gelmez.

“O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!” İbrahim: 34

Yüce Allah, öyle nimetler vermiş ki saymaya kalksan bitiremezsin. Ana-babayı, evladı  sana emanet olarak vermiş. Bütün uzuvların, ellerin, ayakların, gözlerin, kulakların ve sair azaların sana emanet edilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hakk (cc) bir gün bütün nimetlerden seni sorguya çekecek, ayrıca çocuklarına dinini, İslam’ı, Kur’an’ı öğrettin mi diye hesaba çekecektir. Onlara güzel isimler koymak için çaba gösterdin mi? Onlara nasıl isimler verdin? Ana-babanın vazifesi çocuklara  güzel isimler seçmektir. Ana baba çocuklarına beş yaşındayken İslamı öğretmek mecburiyetindedir. Ana-baba bu konuda sorguya çekilecektir.

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” İSRA: 23

Bilhassa anne çocuğuna hamileyken sıkıntı üzerin sıkıntı çektiği, onu emzirdiği için elbette teşekkürü, ihsanı hakeder. Ana- babana şükret, zira yine dönüp bana geleceksiniz. Bakınız bizim de çocuklarımız, yavrularımız var. Biz ana-babamıza nasıl iyilik yapıp yardımda bulunursak  yavrularımız da bize yardımda, ihsanda bulunacaklardır. Biz onlara eza cefa edip onları incitirsek onlarda bizi üzeceklerdir. Onlarda bir gün bizim karşımıza çıkacaklardır.

Hz. İbrahim (as), oğlu İsmail’in evini ziyarete gelmiş, yaşlı piri fani haliyle. Ama İsmail (as)’ın hanımı, babası Hz. İbrahim (as)’ı tanımıyor. Evine gelmiş yüzüne bakmamış, zannetmiş ki kapıya gelen bir dilencidir. Akşam İsmail evine gelince soruyor:

“Kim geldi eve? Kapıya misafir geldi mi?”

“Evet bir ihtiyar geldi.”

“Peki ne dedi?”

“Dedi ki İsmail’e söyle eşiğini değiştirsin.” Hz. İsmail diyor ki”

“O benim babamdı. Sen ona iyilikte bulunmadın, hizmette bulunmadın, eşiğini değiştirsin deyince seni boşamamı emretmiş.” Ve İsmail (as) hanımını boşuyor. İkinci bir hanımla evleniyor. İbrahim (as) bir vakit geçtikten sonra tekrar oğlu İsmail’in evine ziyarete geliyor. Hz İsmail’in ikinci hanımı kayınpederinin altına minderler seriyor önüne yemekler koyuyor, ikramda bulunup yolcu ediyor. İsmail (as) akşam eve gelince:

“Hatun eve kimse geldi mi?”

“Bir ihtiyar geldi.” İsmail (as):

“Ona ne yaptın?” dedi.

“İkramda, ihsanda bulundum. Yemek yedirip yolcu ettim.”

“O ne dedi?”

“İsmail’e selamımı söyle eşiğini sağlam tutsun, dedi.”

Allah’ım bizim babalarımızı, analarımızı ve evlatlarımızı da salihlerden eyle. Ana babalarınıza ihsanda, yardımda bulunun. Yani pazarda hangi meyve  çıkmışsa eğer paran varsa onlara al getir, onların gönlünü al. Anneciğim, babacığım diyerek onların ellerini öp, ayaklarını öp. Gurur kibir yapma ayaklarının altını öp. Babamla şakalaşıyorduk. (Allah geçmişlerimize rahmet eylesin) Babalık evlatlık bir tarafa arkadaş gibi babamı sımsıkı kucaklıyordum. Sakalını öpüyor, mesinin altını öpüyordum. Ayağının altını öpünce oğlum diyordu, ayağımı öpme sen hafız-ı kelamsın, ayağımı öpüp beni günahkar etme.Öpün  annelerinizin ayaklarının altını öpün. Cennet orada, cennet orada. Evlatlar hepiniz gençsiniz. Allah bu gençliğinizi hak yolda, tarikat yolunda, şeriat, zikrullah yolunda, Kur’an sohbet vaaz-ı nasihat yolunda, camilerin zikirlerin yollarında geçirip yaşlanmayı nasip etsin. Amin. Cenab-ı Hakk (cc) hepinizden razı olsun.

Şu kıssaya dikkat buyrun. Adamın biri babası ölmüş, annesiyle yalnız yaşıyordu. Bütün arkadaşları ilim okumak için yola çıkmış, Şam’a gitmişler. O da anasına  diyor ki:

“İzin verir misin anneciğim  cahil kalmayayım. Arkadaşlarımla beraber ben de ilim öğrenmeye gideyim,.”

“Yavrum, evladım! Senden başka benim kapımı açan yok ki. Sen gidersen. Benim halim ne olur?”

“Anneciğim, ne olur ben cahil kalırsam daha kötü olur.”

Neticede annesinin gönlünü alıyor ve yola çıkıyor. Yoldaydı, henüz şehri terketmemişti. Bir ihtiyaçtan ötürü geri eve dönmesi gerekir. Anasının kapısını çalar bakar ki anası hüngür hüngür ağlıyor.

“Ana niye ağlıyorsun?”

“Oğlum, o benim şefkat gözyaşlarımdır. Sen ilim tahsil edip geri dönene kadar ağlayacağım.”

“O zaman ben de gitmem.”

“Gideceksin evladım.”

“Hayır gitmem. Seni ağlatamam. Senin gözyaşlarına dayanamam. O zaman indi İlahî’de mes’ul olurum anneciğim” diyerek eve kapanıyor.

Günlerden bir gün kapı çalıyor. Çıkıp bakıyor ki bir pir-i fani, bir nurani insan. İlim için yola çıkan fakat annesi sebebiyle vaz geçen evlat soruyor:

“Siz kimsiniz. Kiminle müşerref oluyorum?”

“Allah beni sana gönderdi. Ben Hızır’ım. Sana ilim öğretmek için geldim. Sen ki anneni dinledin, annenin emrine itaat ettin. Onun gözyaşlarını dindirdin. Ben de seni yetiştireceğim.”

Bütün ilimleri ona öğrettikten sonra Hızır (as), o çocuğa:

“İlim öğrendiğin bu kitapları bir sandığa koy, ağzını çivile ve denize at” diyerek emir veriyor. Çocuk kitapları götürüp denize atmaya kıyamıyor, nasıl atarım diye. Bir yerlere yerleştirip geliyor. Hızır (as), soruyor çocuğa:

“Kitapları denize attığın zaman ne gördün?”

“Bir şey görmedim.”

“O zaman sen kitapları denize atmadın.” O çocuk ikinci defa gidiyor, kitapları denize atmaya kıyamıyor gene, geri geliyor. Bu defa da ‘ne gördün’ sorusuna ‘bir şey görmedim’ deyince Hızır (as), ona kitapları denize atmadığını söylüyor ve üçüncü defa çocuk  gayet kararlı olarak gidiyor. Kitapları sandıkla beraber denize atıyor. Denizden bir el çıkıyor, sandıkla beraber kitapları alıp kayboluyor. Hızır (as) buyuruyor ki:

“Kitapları denize attığın zaman ne gördün?”

“Bir el geldi ve sandukayı alıp gitti.”

“Ahir zamana kadar o kitaplar korunacak ve tekrar sana verilecek.”

Anaya babaya isyan eden cehennemdedir. Anaya babaya itaat eden cennettedir Sakın onlara ‘öf’ bile demeyin. Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Bir evlat başını kaldırır da anne veya babasının yüzüne şefkatle, merhametle bakarsa Allah, cennette bir köşk halkeder onun için. İsyan edene de cehennemde bir yer halk eder.” Allah bizi ana-babaya itaatkâr kullarından eylesin.

Gençlerin kulaklarını çınlatacağım. Çünkü bazı şikayetler geliyor. Gelin hanım beyine buyuruyor ki ‘ananı babanı bu evden çıkartacaksın.’ Bu evlat bize şikayete geliyor.

“Peki, annen baban ne diyor?”

“Hocam, dairemiz anne babamın dairesinden ayrı. Hayır, diyor bu binada da olmamalılar.”(Aman ne zalim bir kadın!) Ne yapmam gerekir bunu?”

“Hemen ipini bırakacaksın.” Anamı babamı sevmeyeni ben de sevmem. anam babam benim canım ciğerimdir. Anam babam başımın tacıdır. Gözümün nurudur. Onları terkedemem. İstersen kalırsın bu evde, istersen gidersin. Yolunu göstereceksin o kadına. Şimdi git babanın evine.

Hasan-ı Basri (ra), Kâbe’yi tavaf ederken bir kişi görüyor. Sırtında zenbil. Zenbilin içinde zayıflamış bir deri bir kemik kalmış bir kadın. Bu kadın o adamın annesi, Kâbe’yi tavaf ettiriyor. Yanaşıp soruyor:

“Ey genç, bu sırtında zenbildeki kim?”

“Annemdir. Annem Kâbe’yi çok severdi, çok isterdi. Fakir idik, maddi durumumuz iyi değildi. Annem yatar, kalkar, oturur ağlardı, Kâbe diye. Benim de maddi durumum iyi olmadığı için binit alamadım. Annemi Şam’dan buraya Kâbe’ye sırtımda getirdim. Ey imam! Şimdi ben annemin hakkını ödeyebildim mi?”

“Bin defa anneni Şam’dan Kâbe’ye getirsen, tavaf ettirsen yine de onun hakkını ödeyemezsin. O annen seni aylarca hamilinde taşıdı. Bir gecelik ağlamandan dolayı annen tatlı uykusunu terketti. Onun bir gecelik uykusuzluğunu bile ödeyemezsin.” Böyle bir anneye zulmedilir mi?

Ashabdan Alkame Hazretleri ölüm döşeğinde can hulkuma gelmiş can veremiyor. Ruhu bir türlü çıkmıyor. Resulullah’ı çağırıyor. Allah Resulü ashabla birlikte gidiyor. Alkame’nin yanına oturuyor ve:

“Bunun kimi var? diye soruyor.

“Bir annesi var.” Annesi oraya geliyor. Allah Resulü soruyor:

“Hatun, bu senin neyin?”

“Oğlum, ya Resulallah.”

“Sağlığında namaz kılar mıydı? Oruç tutar mıydı? Hacceder miydi?”

“Evet, ya Resulallah.”

“Peki, sen evladından razı mısın?”

“Hayır, ya Resulallah. O bana itaat eder, beni severdi. Vakta ki evlendi, hanımını getirdi, beni attı onu tuttu. O, gönlümü kırdı. Ben ona hakkımı helal etmem, ya Resulallah.” İşte o sırada Allah Resulü (sav), yanındaki sahabelere:

“Bana bir miktar odun getirin, Alkame’yi yakacağım”       deyince –şimdi annenin merhametine bakın-  Alkame’nin annesi:

“Ya Resulallah, ağlumu mu yakacaksın?”

“Evet.”

“Ben hakkımı helal ettim, ya Resulallah.”

Bu anayı nasıl ağlatırsın ey evlat. Allah Resulü (sav): “Cennet anaların ayakları altındadır” buyurmuştur. Ona gözyaşı döktürürsen, ona zulmedersen, onu ezersen, onu üzersen, onu kovarsan, sen o cenneti bulabilir misin? Cehennemi bulabilirsin ancak.Bir gün bir arabi Resulullah (sav)’e geliyor:

“Ya Resulallah, evlat üzerinde annenin hakkı mı çoktur, yoksa babanın hakkı mı daha çoktur? Anlatır mısınız.” Allah Resulü (sav), annenin hakkının babanın hakkından büyük olduğunu üç kez tekrar ederek söyledi. O arabi sordu:

“Ya Resulallah, neden anneyi üç defa andın, babayı bir defa andın?”

“Annen seni dokuz ay hamilinde taşıdı. Seni emzirdi, senin her türlü ihtiyacını karşıladı, senin için uykusuz kaldı.”

“Ya Resulallah, annem yaşlıdır. Ölünceye kadar ona hizmet etsem hakkını ödeyebilir miyim?”

“Seninle annen arasında bir fark var: Annen senin daima yaşaman için dua eder, sen annenin ölümünü beklersin.”

Seni rahminde taşırken, seni büyütürken ona ne zahmetler verdin, bilir misin? Canını bile senin yolunda feda etmeye hazırdı. İki yıl sana göğsünden süt verdi, baktı, hizmet etti, her türlü ihtiyacını giderdi. O ölünceye kadar, 50, 60, 70 yaşına gelinceye kadar senin sevgini kalbinde taşıdı. Ödeyebilir misin? Baban ise senin dünyaya gelmene vesile oldu, dışarıdan rızkını kazandı, getirdi. Bu yüzden Allah Resulü, babaya bir hak tanıyor, anneye üç hak.

Ana demek sırf şefkat demektir. Ana demek merhamet demektir. Ana demek, vefa, mürüvvet demektir. Nasıl hakkı ödenebilir ki?. İnsan bir defa ölür, analar her doğum esnasında ölür tekrar dirilir. Ölüm kadar acı duyar.  Daha sonra sen acizken seni her türlü musibetten koruyan annen değil mi? Uzun gecelerde senin için uykusunu terkeden o değil mi? kısa gecelerde seni emzirmek için üç dört defa uykusunu bozan o değil mi? Yemeyip yediren, giymeyip giydiren o değil mi? Görüp de üzülmesin diye gözlerinin yaşını evladından gizleyen o değil mi? Ağlamasını, tebessümünü bozan o değil mi? evladı uyuduğu vakit uyandırmaya kıyamayan, evladının kusurlarını örten, hatasını hemen affeden o değil mi? nasıl ödersin bu annenin hakkını? Ödenir mi hiç? Ödenmez. Ne yapmalısın biliyor musun? Bırak ellerini, her gün ayaklarını öpeceksin. Çünkü cennet orada, ananın ayağının altındadır. Allah bütün kullara yardım etsin. Bütün evlatlara akıl, fikir, şuur versin; İslamî şuur. Ana babaya itaat etsinler.

Ana baba hakkında bir kıssa daha anlatalım. Bir gün Peygamberimiz (sav):

“Ya Selman, haydi garipleri ziyarete gidelim.”

“Ya Resulallah, garipler kimlerdir?”

“Kabirde yatan gariplerdir. Gidelim onları ziyaret edelim.” Peygamberimiz (sav) ile Selman-ı Farisî, Cennetu’l-Baki’ye gidiyorlar. Allah Resulü bir kabrin üzerinde durur. Uzun uzun ağlar, gözyaşları döker. Selman-ı Farisî yanında bakar ve sorar:

“Ya Resulallah, ayet mi nazil oldu? Vahiy mi gelid?”

“Hayır ey Selman. Bu kabirde yatan genç kabir azabı görüyor. Ona ağlıyorum. Git Bilal’e söyle, nida etsin Medine halkı herkes kendi aile kabirlerinin üstüne gelsin. Allah Resulü’nün emri ile herkes Cennetu’l-Baki’deki mezarlarının başına geliyor. Allah Resulü’nün, üzerinde durduğu kabrin üzerine kimse gelmiyor. Geç vakitte bastonlu, beli bökülmüş bir yaşlı bir kadın, bastonuna basa basa kabrin üzerine geliyor. Allah Resulü (sav):

“Ey hatun, bu kabirde yatan senin neyin?”

“Oğlum, ya Resulallah.”

“Peki bu hayatında ne yapardı?”

“Namaz kılardı, oruç tutardı, hacca giderdi, sadaka verirdi. Vakta ki evlendi, karısını getirdi, beni attı onu tuttu. Ben de şimdi falan mahallede bir kulübe yapmışım, çerçöple beraber odun satıp kendimi geçindiriyorum, ya Resulallah.”

“Ey ana, oğlunu hakkına helal et. Bak kabir azabı çekiyor.”

Etmem, ya Resulallah. O benim gönlümü kırdı.” Cenab-ı Hak, o esnada Cebrail (as)’ı gönderdi ve ananın kabir azabını görmesi için perdeleri hicapları kaldırdığını Peygamberimiz (sav)’e bildirdi. Ana, bir bakar ki kabirde oğlu azap çekiyor

“Aman ya Resulallah, hakkımı helal ettim yeter ki yavrum sıkıntı çekmesin kıyamam.”

Şu şevkate bakın, şu merhamete bakın, şu anaya bakın. Gönlümü kırmış, hakkımı helal etmem diyen ana, oğlunun azap çektiğini görünce merhameti coşa geliyor, şefkati coşuyor. Merhameti taşıyor. ‘Helal ettim ya Resulallah’ deyince kabir azabından kurtuluyor evladı, kabri cennet bahçesine dönüşüyor. Allah, bütün ölmüşlerimizin kabirlerini cehennem çukuru olmaktan muhafaza eylesin. Cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin. Biz de onların haliyle hallendiğimizde, Cenab-ı Allah bizlere de kâmil iman nasip eylesin.

İşte hanım kardeşlerimiz beylerine itaate devam ederse, evlatlar da ana babaya itaate böyle devam ederlerse Allah bizim yardımcımız olur. Sırtımız yere gelmez. Görülmeyen işlerimiz, kendiliğinden görülür. Çıkmazlarımız, açmazlarımız hallolur. Allah, bizzat işlerimizi görür. Allah kolaylaştırır işlerimizi. Ana babaya itaat et. Onların ellerini, ayaklarını öp. Cennet oradadır.

Öyle evlat var ki, anasına diyor ki; “sen konuştuğun zaman seni boğasım geliyor, öldüresim geliyor. Bir hastanın ziyaretine gittim bir tarihte. O zaman daha genç zamanım. Adam felçli bir tarafı kötürüm. Bir tarafının canını almış Allah. Bir tarafı canlı, bir tarafı cansız. Allah’ın hikmetine kimsenin aklı ermez. Kolunun bir tarafında ruh var bir tarafında yok. O yatan baba oğluna bağırıyor: “Oğlum buraya gel.”  Çocuk ta odanın alt kısmında oturuyordu. Söylenmeye başladı: “Şu adam var ya, şunu öldüresim geliyor. Ölmedi ki, kurtulalım yahu.” baba  dinliyor, söylediklerini  duyuyor. Yazık. İçim sızladı cız etti yüreğim ama elden ne gelir. Sonra duydum ki sadaka kapısını ardına kadar açan, fakire ekmek yediren o felçli adam vefat etmiş. Ama o ‘ölmedi ki kurtulalım’ diyen o zalim evlat var ya, duyduk ki son nefesini bağıra bağıra vermiş.

Allah’ım evlatlarımızı hayırlı evlat eyle. Hanımlarımızı saliha kullarından eyle. Evlatlarımızın gönüllerine ibadet sevgisi ihsan eyle. Yolunu izini kaybetmiş kullarına da hidayet nasip eyle. Ya Rabbi, onları da sen yarattın. Onlar da senin kulların. Onlara da hidayet eyle. Onlara da kendi zatını, varlığını, birliğini tanıt. Onlar da sana yaklaşsın.

Eşşeyh Hacı Hafız Mustafa ÖZGÜR (K.s)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top