Allah ‘dan Gafil Olmamak

264gwo8Muhterem müminler!

Geçen her saniye, her dakika, her gün, hepsi ömürden geçmekte… Fakat kul bunun farkında ola­mıyor. Biz bunun farkında değiliz. Zannediyoruz ki hep aynı yerdeyiz, aynı konumdayız. Fakat zaman gelip geçmekte, kabre doğru hızla yaklaşmaktayız. Adım adım kabre gitmekteyiz. Fakat insanoğlu bunun farkında değil. Dünya işlerine dalmış, gönülden dünyaya bağlanmış, muhabbetle dünyaya sarılmış, Ahiret unutulmuş, Ahiret kimsenin hatırında bile değil.

Hâlbuki bir gün gelir, şu bedendeki canın, nasıl ki muma üflersin hemen ışığı söner veya bir elektriğin düğmesine basarsın ışık kesilir, işte öyle çıkıverir bedeninden. Emir geldi mi, Azrail (aleyhisselam) bir anda çeker kılıcını, ruhunu alır gider. Malın da, mülkün de, saltanatın da, sarayın da hepsi kalır geride. Kime kalacak, o da meçhul. Malın tarumar olacak, mirasçılar darmadağın edecek. Köşkünde sevmediklerin oturacak. O bahçendeki ağaçların gölgesinde belki düşmanların oturacak. Sen ise kabre gireceksin.

Kabre iki çeşit girmek var. İki çeşit ölüm var, iki çeşit dirilme var. Bunların hangisine layıksın? Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi  acaba cennet bahçelerinden bir bahçede mi yoksa cehennem çukurundan bir çukurda mı kabir hayatını süreceksin? Cennet bahçesini hak edebilmek için namaz kılmak yetmiyor. Hem namaz kıl, hem de fitne fücur peşinde koş, fesatçılık yap, nemmamlık yap, münafıklık yap. Bu namaz sana hiçbir fayda vermez. Namaz kılan insan dosdoğru olur. Gerçek namaz, insanı dosdoğru yapar.

Allah, namazın insanı fuhşiyattan, kötülüklerden, pisliklerden uzaklaştırdığını bildiriyor. Namaza durduğumuz zaman, Rabbimizin huzurunda boynumuzu büktüğümüz zaman gözünü dahi secde yerinden ayıramıyoruz. Ama kalp ve zihinlerimiz mâsiva ile meşgul. Dünya işleri ile uğraşıyor. Namazda ahireti unutturan hiç bir şeyi kalbine koymayacaksın. Malı, mülkü evladı unutacaksın. Allah sevgisini azaltan hiçbir sevgiye kalbinde yer vermeyeceksin.

Bakınız, bunun en çarpıcı örneği Yakup (aleyhisselam) peygamberdir. Hz. Yakup (aleyhisselam) kıyamda el bağlamış, namaz kılıyor. Yusuf (aleyhisselam) daha çocuk. Karşı­sında uyuyor veya başka bir şeyle meşgul. Yakup (aleyhisselam) çocuğa muhabbet ederek göz ucuyla bakıyor. Cenâb-ı Hak­k’tan nida geliyor; Ey Peygamber! Benden gayrısına mı gönlünü çevirdin? Celâlim hakkı için o çocuğuna bir bakışının cezasını bu dünyada vereceğim. Ne oldu? Yusuf (aleyhisselam)’ı aldı elinden. Yakup (aleyhisselam) ağladı ağladı, iki gözü de ama oldu. Suçu neydi Hz. Yakubun? Namazdayken bir an, gözünü-gönlünü Allah’ın gayrına çevirmek. Allah sevdiklerinin cezalarını ahirete bırakmaz. Peygamberinin cezasını da ahirete bırakmadı.

Allah’tan gafil olmak günahların en büyüklerindendir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın bu konuda hiç şakası yoktur. Hiçbir kuluna, peygamberlerine dahi şakası yoktur. Biz kumların sayısı kadar günahlarımızla neyimize güveni­yoruz. Peygamberler ağlamışlar, sızlamışlar. Amel-i salih kullar ağlamışlar, Allah dostları gözyaşı dökmüşler. Ömürlerini Allah’ın yolunda geçirmişler. Yine de bir an kalpleri Allah’tan gafil olsa, gözyaşlarıyla Allah’tan af dilemişler. Biz niye böyle olduk? Allah’ı unuttuk, ahireti unuttuk. Bu hâlimiz nereye gidiyor böyle. Şu ülkenin haline bak. Şu ümmetin haline bak.

Allah’ı hatırlatacak, ahiret inancını canlı tutacak insanlara, kurumlara ihtiyaç var. Evde, çarşı-pazarda, handa-hamamda, tek veya insanlar içinde iken ahireti hesaba katarak yaşamak, Mahkeme-i Kübra’yı düşünürek yaşamak lazım. Bunun için iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan insanlara ihtiyaç var. Düzenini buna göre kurmuş devlete ihtiyaç var. Peygamber Efendimiz (sav)  yirmi üç sene bunun için çırpınmış. Düş­manların oklarına, mızraklarına mübarek göğsünü, mübarek yüzünü, mübarek dişini siper etmiş. Sahabe-i Kiram peygamberimize kendilerini siper etmişler. Sahabeden biri kendini peygamberimize siper etmiş, peygamberimizi kollarının arasında muhafaza etmiş, hayatı pahasına ona sımsıkı sarılmış. Yetmiş ok yarasıyla şehit olmuş. Aman benim liderime, benim önderi­me, benim şefaatçime, benim peygamberime bir zarar gelmesin. Biri şehit olmuş, öbürü gelmiş. Kaç tane sahabe Peygamberimize kendini siper etmiş ve şehit olmuş. Niçin? Dini için, imanı için. Çünkü Peygamber (sav) onların kurtuluş rehberi… Onlara Allah’ı anlatıyor, ahireti hatırlayor, dünyanın geçiciliğini haber veriyordu. Sahabe O’nun yanında olduklarında cenneti daha çok arzuluyor, cehennemden daha çok korkuyorlardı. Onun için her zaman Allah’ı ve Rasulünü sevdirecek, ahireti hatırlatacak Allah dostlarına, evliyaullaha, gerçek âlimlere ihtiyaç var.

Günümüzde dinimize haka­ret ediliyor. Basın yayın, radyo-televizyonlar müslümanları itham ediyor. Hiçbir kuru­luştan, müslüman toplumun hiçbir kesiminden ses seda çıkmıyor. Hiçbir hocadan hiçbir âlimden, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan ses çıkmıyor. Türkiye’de Din İşleri Yüksek Kurulu var. Dinle ilgili her konuda karar almaya yetkisi var bu kurumun. Fakat ses seda yok. Faizin haram olduğunu dahi Diyanet açıklayamıyor. Niçin? Çünkü Diyanet de faiz alıyor. Diyanet Vakfı da faiz yiyor. Diyanet faiz yiyince dinini bilmeyen halk, şeriatı bilmeyen bu insanlar ne yapsın. Diyanet fetva veri­yor deyip faiz alıp-veriyor.

Ramazan ayındayız, faizin haram olduğunu ramazan ayı boyunca duydunuz mu Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan. Faiz haramdır, içki haramdır, denildiğini duydunuz mu? Hiç ses seda yok.  İftar-sahur programlarında hoca efendiler çıkıyor, hikâyeler anlatıyorlar. Bir sahur programına da ne olur bizi çıkarın! Niçin çıkarmıyorsunuz? Camilerde vaaz eden hocaları niçin çıkarmıyorsun? Tabii şeriatçı hocaları çıkarmazlar. Bugün düzenin hocaları vaaz veriyor kürsülerde. Biz neredeyiz. Esenyurt ‘un ücra bir köşesinde, bir mescitte vaaz ediyoruz. Ama biz gerçekleri söylemeye devam edeceğiz. Allah’ın emir ve yasaklarını dilimiz döndükçe bildirmekten vazgeçmeyeceğiz.

Allah’tan gafil olmanın asıl sebebi, Allah’ın gayrındaki şeyleri Allah’ı sever gibi sevmendir. Allah’tan daha çok sevmendir. Ahireti unutmanın sebebi de dünya nimetlerini cennetten daha çok istemendir. Dünyadaki zorluk ve sıkıntıları, cehennemdekilerden daha büyük görmendir. Allah’ı her şeyden daha çok seversen, ondan gafil olmazsın. Bir anlık gaflete düşersen rahmet tokatı yersin. Dünya gözüyle evladına bakan Hz. Yakup (aleyhisselam) gibi, hemen ikaz edilirsin.  Ey Nebi, ey Resül, sen kalbini, sevgini benden başkasına mı çevirdin? Yusuf’un sevgisi seni benden gafil mi bıraktı?

Allah Teâla Kur’an’da bakın ne buyuruyor:   “İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutar, Allâh’ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Allâh’ı severler. Zulmedenler, azâbı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu ve Allâh’ın azâbının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi!”

İşte bu dünyada neyi, Allah’ı sever gibi seviyorsan, o senin ilahındır. Parayı mı, köşkü mü, evladı mı? Neyi sevi­yorsan ona tapıyorsun demektir. Yani şu kalbe, şu gönle Allah’ın sevgisi gibi bir sevgi koydun mu, mabu­dun odur senin. Cenâb-ı Hakk bu kalpte zatından daha kuvvetli başka bir sevgi kabul etmiyor. Bir göz ucu kadar kalbini dünyaya çevirince hemen bir ikaz geliyor. Evladınla bir ceza veriyor, malınla kulağını çekiyor, sağlığınla kendine gelmen için seni uyarıyor. Ama sen farkında değilsin. Bu ceza nereden geldi bana? Unutma ki Cenâb-ı Hakk kullarını çeşitli şekillerde imtihan ediyor. Bazı kullar vardır ki, onlar dört dörtlük müslümandır. Onları daha çok imtihan ediyor Allah. Çünkü Allah ğafurdur ve sevdiği kullarını daha çok kıskanır.

Enes b. Malik (radıyallahu), Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu haber veriyor:

“Mükâfaatın büyüklüğü belânın büyüklüğü ile (orantılıdır). Allah bir cemaati sevdi mi onları musebete müptela eder. Kim bundan razı olursa Allah da ondan razı olur, kim de razı olmazsa Allah da ondan razı olmaz.”

Evliyaullahtan birinin çok sevdiği altı oğlu varmış. Cenâb-ı Hakk, o veli kulun çok sevdiği oğullarından beşinin ruhunu tek tek almış. O Allah dostu, hepsini elleriyle yıkamış, kefenlemiş, kabre koymuş. Hiçbirine ağlamamış. Altıncısı vefat edince hem ağlamış hem yıkamış. Hem ağlamış hem kefenlemiş. Hem ağlamış hem kabre koymuş. Dışarıdan bakan insan­lar demek Allah dostu bu oğlunu daha çok seviyormuş. Bu durumu ona sormuşlar. Efendim, beş tane oğlunu defnettin hiç ağlamadın, yüzünü bile ekşitmedin. Altıncısında ise hüngür hüngür ağlıyorsun. Bu ne hikmettir? O Allah dostu şu cevabı vermiş: “Rabbim benimle alışveriş yapıyordu. Çok seviniyordum ki; Rabbim beni çok sevdiği için imtihana tabi tutuyor. Altıncısını da alınca alışverişi­ni kesecek diye korkuyorum. Onun için ağlıyorum.

Bir ayet-i kerimede ise şöyle buyuruyor Cenâb-ı Hakk:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız,  kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesâda uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Rasûlünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise, o halde Allah, emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhuna hidâyet vermez, umduklarına eriştirmez.”

Kıymetli mümin­ler!

Dedik ki kabir insanoğluna ya cennet bahçesinden bir bahçe olur, ya da cehennem çukurundan bir çukur olur. Evet dünyaya dalarsan, nefsine uyarsan, nefsin dediklerini yaparsan kabrin karanlık olur. Nefis sana ne diyor biliyor musun? Sana diyor ki namaz kılma ve sana namaz kıldırtmıyor. Bir yorgunluk geli­yor, ağırlık çöküyor ve seni namazdan alıkoyuyor, seni Rabbinden ayı­rıyor. Öyle bir noktaya geliyorsun ki, namaz kılman gerektiğini bile unutuyorsun, Rabbini unutuyorsun.

Sen Rabbini bu dünyada unutursan, Rabbim de seni kabirde unutur, cehennem alevlerinin arasında unutur. Sen dünyada kalbinden, gönlünden, aklından Allah’ı silersen bir münafıktan ne farkın kalır.

Bak Cenâb-ı Hakk ayetinde ne buyuruyor:

“Münafıkların erkekleri de kadınları da birbirlerine benzerler. Kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve Allah yolunda harcamaktan ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular da, Allah da onları unuttu. Gerçekten de münafıklar hep fâsık kimselerdir.” “Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı, kendilerini aldattı. Onlar, bu günleriyle karşılaşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi bile bile nasıl inkâr ediyor idilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz!”

Rabbi kulunu unutur mu? Allah unutmaktan münezzehtir. Unutmasının anlamı, onu rahmetinden uzaklaştırmasıdır. Allah kuluna şah damarından daha yakındır, ama namaz kıl­mayan bir kul Allah ’dan uzaktır. Onun rahmetinden uzaktır, rızasından uzaktır. Seni bu duruma düşüren kimdir? Nefsin. Sana dünyayı sevdiren kimdir? Nefsin! Parayı sevdiren kimdir? Nefsin!

Bakınız televizyonlar, radyolar, gazeteler, hep dünyanın reklamını yapıyor. Markın doların reklamı yapılıyor.  Şarkıcıların, dansçıların reklamı yapılıyor. Eğlencenin, günahların reklamı yapılıyor. Peki, İslâm dininin reklamını niye yapmıyorlar. Ahiretin reklamını niye yapmıyorlar. Dinin ancak kötü rek­lamını yapıyorlar.

Profesör bir kadın televizyona çıkmış, ben başörtüsünü kabul etmiyorum, Allah beni kabul edecekse böyle kabul etsin, diyor. Bu sözü bir müslüman söyleyemez. Bu sözü söyleyen Müslüman olamaz.  Allah’ın her hangi bir kanununu, her hangi bir hükmünü eğer inkâr edip, yapmı­yorsan, İslam dairesinden çıkmışsın. Nefsine uymuşsun, nefsini ilah edinmişsin demektir

Bakınız Allah nefsine uyanlar için ne buyuruyor:

“Kötü duygularını (nefsini) kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?”

Eğer ben nefsime hükmedemiyorum, nefsim beni böyle açık gezdiriyor, diyorsan müslümansın; ama günahının cezasını çekeceksin. Fakat ben örtünmeyi kabul etmiyorum, beni böyle kabul ederse eder, diyorsan aldanmışsın. Allah seni böyle kabul etmez.

Ben namaz kıl­mıyorum ama kalbim seninkinden daha temiz diyen çok insan var. Peki, ne ile temizledin. Namazın yok, tesettürün yok.  İbadet seni temizleyecek, Allah sevgisi seni temizleyecek, Allah korkusu seni temizleyecek. Kalb-i selim ancak böyle tertemiz olur. Şu âyet-i celîleyi duymadın mı?

“(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcub etme. O gün ki, ne mal fayda verir, ne oğullar! Ancak Allah’a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur). (O gün) cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır. Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır.”

Takva sahibi olmadan nasıl cenneti Hakk edeceğini iddia edersin. Allah’ın seni bu halinle kabul edeceğinden nasıl emin olabilirsin. Allah kalb-i selîm istiyor. Kalb-i selîm her türlü mâsivadan sâlim olan kalp demektir. Allah her kula bir kalp vermiştir ve o kalpte de kendisininkinden daha ziyade bir sevgi istemez.

Bu kalpte Cenâb-ı Hakk’ın sevgisinden başka sevgiyi Allah kabul etmiyor kardeşlerim. Neyi çok seviyorsan onunla birlikte olacaksın. Allah’ı çok seviyorsan ahirette onunla olacaksın, cemâliyle müşerref olacaksın.

Peygamber efendimiz (sav); “Kişi sevdiği ile birliktedir.” buyuruyor. Artık kendine sor, kalbinde en fazla neyin sevgisi var, kimin sevgisi var.

Biz, günümüz müslümanlarının tahlilini yaptık Allah’ın izniyle. Camide namaz kılan müslüman kardeşlerimizin teşhisini koyduk. Tüm cemaatimizi tek tek teşhis ettik. İstanbul’da ve doğudaki çeşitli camilerde otuz sene görev yaptım. Nasıl bir doktor hastasına teşhis koyar ve sonunda senin hastalığın şu derse, biz de öyle cemaatimizi teşhis ettik. Biz de biiznillah, Allah’ın yardımıyla bu insanların teşhisini koyduk, hastalığını belirledik. Bu insanların kalbindeki hastalık; ihlassızlık, şuursuzluk ve iman zayıflığı. Yani Allah’tan gafil olma ve ahireti unutma, en büyük hastalıktır. Namaz kılan müslümanların dahi imanı zayıf, onlar dahi Allah’tan gafildir. Eğer zayıf olmasa dinine karşı çıkanın peşinden gider miydi? Ashabı kiramdan nicesi işkence altında inim inim inlerken yine Allah-u Ekber (Allah en yücedir) diyorlardı. Kırbaçların değdiği yerden kan fışkırıyordu. Ben Muhammedîyim, benim Rabbim Allah’tır diyordu. Bize ne oldu? Dinimiz, kitabımız, şeriatımız aleyhinde basın yayın harıl harıl çalışıyor. Hiçbir müslümandan, hiçbir âlimden ses çıkmıyor. Hani şeyh efendiler? Ölmüş mü? Binlerce insanı etraflarına toplayan şeyh efendiler hani? Nerede sarıklı-cübbeli sokaklarda dolaşanlar. Hani, nerede? Yüce dinimize küfür ediyorlar niye sesleri çıkmıyor.

Hz. Peygamber (sav), “Kabir iki çeşittir.” buyuruyor. “Kabir, ya cennet bah­çelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olur.” Şimdi sen kendini muhasebe­ye çek. Bu amellerinle, bu halinde kabrin cennet bahçesi mi olacak, cehennem çukuru mu olacak? Hepimiz hesabını yapalım. Namazı nasıl kılı­yoruz. Hz. Yakup’un (a.s.) namazda gözünü gönlünü bir an Allah’tan gafil kılınca nasıl ikaz edildiğini ve cezalandırıldığını gördün. Senin namazda gönlün ne ile meşgul? Aklına Allah kaç saniye geliyor. Ahireti, cenneti-cehennemi düşünüyor musun? Kalbinde Allah’ın dışında nelerin sevgisi var? Biz bazı şeyleri öyle seviyoruz ki, taparcasına.

Ya Rab!

şu yavruyu, şu çocuğu bana dünya nimeti olarak verdiğin için sana hamd ediyorum. Evladını dünya gözüyle, taparcasına seversen mutlak acı verilir kalbine. Peygamberimizi ağlatmıştır Cenâb-ı Hakk.

Hz. Peygamber (s.a.v.) birgün torunları Hasan ile Hüseyin ‘in birisini ağzından, diğerini boy­nundan öpmüştü. Habibim, Resulüm, Muhammed’im benden çok mu sevdin torunlarını? Varlığım hakkı için seni ağlatacağım. Onun biri zehirlenerek ölecek, biri de boynundan katledilecek diye Cenâb-ı Hakk Cebrail’i (aleyhisselam) gönderip peygamberine haber vermişti.

Razı olmuyor yüce Yaradan!

Peygamberinin bu haline razı olmadığı gibi onun varislerinin de bu hallerine razı olmuyor. Kalplerinin mâsivâya yönelmesine mani oluyor. Kalplerini daim muhafaza altında tutuyor. Peygamberin gerçek varisleri onun yolun­dan giden, ümmet-i Muhammed’i irşad eden evliyaullahdır, mürşid-i kâmillerdir. Onlara bütün dünyayı da verseniz bakmazlar. Ellerini uzatıp almazlar. Ellerindekileri de Allah yolunda infak ederler. Ellerinde tutmazlar, ceplerine koymazlar. Maddiyat sevgisi yoktur onlarda, dünyaya ait şeyleri sevmezler. Eğer onlar dünyayı severlerse, Allah o velayet makamını onlar­dan alır. Kesinlikle sevdirmez Allah. Peygamberlerine neden dünyayı sevdirmedi. O, bir gün toksa bir gün aç geçirmişti ömrünü. Açken hamd etti, tokken şükretti. Ama dünyayı hiç arzulamadı. Ümmetine son nefesinde dahi,  “Dünyaya gönül vermeyin, dünyaya gönül vermeyin, dünyaya gönül vermeyin”, diyordu. Bizim şu halimize bakınız. Dört elle kucaklamışız dünyayı. Bırakmıyoruz, bırakmak istemiyoruz. Ama bir gün bırakacaksın. Ellerini sıkı sıkı kapatmışsın. Ancak sonunda açacaksın. Ruhun çıkınca ellerin açılacak. Malını, mülkünü, markını, dolarını çok seven insanlar bir gün ne diyecekler biliyor musun? Biz de onla­rın yanlarında duracağız, can verdiklerinde bakacağız. Ayaklarını, ellerini uzatacaklar. Ne diyecekler bize biliyor musun?

Ey dünyada kalan insanlar işte elim bomboş. Nice para tuttu bu eller, haram para, faiz parası saydı. Şimdi ise bomboş. Nice haram yollarda yürüdü, faiz parası almak için koşturdu ama şimdi teslim oldu. Peygamberimiz ’in dilinden anlatıyorum. Sağına soluna bakar o insan. Sağına soluna bakıyor, yok mu bir kurtarıcı, yok mu bir doktor diye. Yok mu bir tabip. Tabibin kim, dok­torun kim onu bilmedin, anlayamadın. Doktorların doktoru kim? Hâkimlerin hâkimi kim? Sen onu bilemedim. Şimdi ellerim boş gidiyorum, ey arkamda kalan mirasçılarım, diyor.

İbnu Mes’ud (r.a.) anlatıyor:

“Resülullah (s.a.v.)’ın yanına girmiştim. Onu bir hasır örgünün üzerinde uyumuş buldum. Hasır, (vücudunun açık olan) yan taraflarında izler bırakmıştı. “Ey Allah’ın Resûlü dedim, sana bir yaygı te’min etsek de hasırın üstüne sersek, onun sertliğine karşı sizi korusa!” Buyurdu ki; “Ben kim, dünya kim. Dünya ile benim misâlim, bir ağacın altında gölgelenip sonra terkedip giden yolcunun misali gibidir.”

İki cihan güneşi dünyayı hiç sevmedi. Fakirliği ve fakirleri hep sevdi. Zengin olmayı hiç arzulamadı. Kim fakirliğine sabreder ve bu halinden şikâyetçi olmazsa, Allah onu Peygamberinin haliyle hallendirdiği, onun sıfatıyla sıfatlandırdığı için, ahirette ona komşu kılacaktır.

Ashab-ı suffe fakirliği tercih etmişti. Ama biz dünyayı hep istiyoruz. Adam mark- dolar yükseliyor diye bayram ediyor. Köşeyi döndüm diyor.  Ey insanoğlu! Haberin olsun ki bütün dünya senin olsa bile, ancak boğazından aşağı inen lokma senindir. Geriye kalan senin değildir. O mal-mülk senin değildir. Mirasçılarının bile değildir. O mal-mülk, saltanat bütün her şey, Allah’ındır. Allah sura üflettiği zaman yeri de göğü de birbirine katacak; varlığını, insanı, cini, dağları, yerleri, gökleri darmadağın edecek.

Peygamberimiz buyuruyor ki: “Ey Abdullah b. Ömer! Sabahladığında, nefsine akşamlayacağını, akşamladığında sabahlayacağını söyleme!”

Ona göre ayağınızı denk alın. Aklı­nızı başınıza alın. Dinin aleyhine atmayın. Şeriatın aleyhine söz söylemeyin. Bir gün gelir Azrail (aleyhisselam), tahtından indi­rir seni. Dinin sahibi Allah’tır. Dine kimse dil uzatamaz. Geçen kavimlerin nicesi dine karşıydı. Hani Hz. Adem’den Hz. Nuh’tan beri gelen Hz. Muhammed’e (sav) kadar gelen peygamberlerin kavimleri nerede? Ne oldu? Dine karşı çıktılar. Firavunları, Nemrutları, Ebu Cehilleri, Ebu Lehebleri, bütün kâfirleri yerle bir etti. Cenâb-ı Hakk hepsini helak etti; Kimisini sellerle, kimisini rüzgârla, kimisini zelzele ile, kimisini ebabil kuşları ile helak etti. Ama bizi niye helak etmiyor. Geçen bütün pey­gamberlerin kavimlerinin yapmış olduğu yanlışları yapıyoruz, işlemiş olduğu günahların hepsini biz de işliyoruz, hatta onları da geçtik, solladık. Niye Allah bize de şamar vurmuyor, helak etmiyor. Hz. Muhammed’in (sav.) hürmetine! Onun hürmetine! Ona söz vermiş! Ne demiş?

“Habibim, Resulüm, senin ümmetini diğer ümmetler gibi toptan helak etmeyeceğim.”

Ama cezalarını vereceğim diyor Cenâb-ı Hakk. Allah aşkına, peygamber aşkına, Kur’an aşkına, şühedâ aşkına, evliyâullah aşkına dindin aleyhine atmayın. Dinimizle uğraşmayın. Mukaddesâtımızla uğraşmayın, vatanımızla uğraşmayın. Din, müslümanın vatanıdır. Kuran, müslümanın vatanıdır, haysiyeti, şerefidir. Gidin uğra­şın, Allah size öyle bir şamar vurur ki dini de unutturur, imanı da unutturur. Hepiniz imansız gidersiniz. Onun için duysunlar; ki duyacaklar, duyuyorlar! Allah aşkına dinin aleyhine atmasınlar. Dinle ne ilginiz var. Şeriat bu memlekete gelir mi? Gelir, neden gelmesin. Küfür gelmiş yetmiş yıldır hükmünü sürdürüyor. Dinsizlik bu memlekette, laiklik bu memlekette 70 senedir hükmediyor. Neden bunlar gelmiş de din gelmesin. Şeriat neden gelmesin Allah aşkına. Ama bizim layık olmamız lazım, bu halkın hak etmesi lazım. O zaman Cenâb-ı Hakk, hira dağından İslam güneşini doğurduğu gibi, bize de İslamî bir sahip gönderir, bir İslâm lideri gönderir.

Zulüm arşa çıkmıştı, ka­dınlar eşya gibi alınıp satılıyordu. Kız çocukları toprağa diri diri gömülüyordu. Günümüzdeki gibi faiz, zina, fuhuş ve içki almış yürümüştü. Cenâb-ı Hakk Hz. Muhammed’ini bir şamar indirdi, taptığı putların hepsini yerlere indirdi. Sizin taptığınız laikliğe de bir gün Allah şamar vuracak. Bunu bilin, bundan haberiniz olsun! Yakındır! Sizin laiklik dediğiniz o dinsizliğe, o putperestliğe Allah bir gün şamarını vuracak, bunu bilin. Yıkacak! Onun yerini din alacak. Din-i mubinin bayrağını dikecek. Kelime-i tevhid bayrağını dikecek. Nasıl İstanbul Bizans’ın elinden alındı, surlara tevhid bayrağı dikildiyse şimdi de putlar yı­kılıp yerine La ilahe illallah Muhammedun Resulüllah bayrağı dikilecek, bunu bilin. Bildikleri için feryat edi­yorlar. Müslümanlar artık dinini kucaklamış. Müslümanlar artık dinlerini yaşamak için çalışıyorlar. Allah bizleri uyandırsın. Allah bizleri İslâmi şuurla şuurlandırsın. Cenâb-ı Hakk sohbetimizi kabul eylesin. Mevzumuz burada sona ersin. Cenâb-ı Hakk tesirini ihsan eylesin.

Eşşeyh Hacı Hafız Mustafa ÖZGÜR (K.s)

Bir yorum

  1. Hocam Allah sizden razı olsun çok güzel bir yazı.İnşAllah insanlar aklını başına toplar.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

 

Scroll To Top